yelinTable 'lightmil_pelin.issues' doesn't exist Işık Binyılı | Sayı No:
   

Yazı

BEYİNSEL ZAMAN - BEDENSEL ZAMAN

Bircan ÜNVER


N.M.Ç'ye...


Burası Queens, New York... Bugün Thanksgiving... Tanrı?ya Teşekkürler günü... Saat gece yarısı 0.27. İstanbul?da saat sabahın ilk saatleri olmalı... Sri Lanka'da ise öğlen üzeri...

Ben bu zamanın neresinde ve hangisindeyim... Bedenim New York'ta... Aklim İstanbul?da, Sri Lanka'da ve hatta Bakü?de... Bu duruma göre, akil ve beden birbirinden hem ayrı hem de bir arada olabilir mi?

Zaman zaman, zaman kavramının varlığını sorgularken ve zamanın da insanoğlunun pratik yaşamına bir çözümün kurgusu olduğunu kaçımız anımsıyoruz? Aynı zamanda saniyeler, dakikalar ve saatlerin bir ömre bedel uzun ve tahammül edilemez boyutlara geldiği anlar ile zamansızlık-sonsuzluk düşleri arasında bocalamamak ne kadar mümkün?

* * * * *

1997'den beri sürekli ve yoğun olarak kullandığım Internet, özellikle evde herkes uyuduktan sonra gece yarısı yazdığım e-mailler, gönderdiğim duyurular ya da bazen ancak gece yarısı bakabildiğim e-mailler, bana uzun suredir bedensel ve beyinsel zamanın aynı olmadığını düşündürmekten öte, adeta yüzüme haykırıyor!

Belki baş ağrıları, belki göğüste zaman zaman yoğunlaşan gerilimin neden olduğu panik ataklarla baş edebilmek için, Temmuz'dan beri aldığım ilaçlar adeta bedenim üzerinde kontrolümü kaybettirdi. İşe gitmek zorunda olmadığım sabahları, sanki binyıllık bir derinlikten ve uykudan güçlükle uyanma duygusu içinde, adeta başka bir dünyadan içinde bulunduğum odama uyanıyorum.. Uyanınca da uzun sure ne düşündüğümü çok da net bilmeden bazen gördüğüm bir rüyanın etkisiyle o rüyayı anımsayarak, yataktan kıpırdamak istemiyorum ta ki mecbur kalıncaya kadar...

Buna benzer bir durumu ve duyguyu, John Unver'e hamile iken de çok hissetmiş ve yaşamıştım. Zira aklim, bedenime söz geçiremez hale gelmişti. Bu ilaçlar da benzer bir etki yaptı üzerimde ve kimyasal maddelerin, sorunların gerçek özünü çözmeden, tedavi için yeterli olacağına çok da inanmıyorum. Ancak zaman zaman dayanılmaz hale gelen beyin ağrılarıyla baş edebilmek için, bir boyun eğme halinde nihayet günde bire inan ilacımı halen almaya devam ediyorum.

Kesin bir çözüm olmasa bile, Sri Lanka'ya giderken, yanımda Aspirin'den başka bir ilaç götürmeyeceğim ve bu seyahatin tüm gerginliklerden bir sureliğine beni uzaklaştıracağını ve kendi içsel ve günlük zaman ve hayatımı kontrol ritmime yeniden dönebileceğimi düşünüyorum.

Güne bazen sabah 5'te, bazen 10'da güçlükle baslarken, o gün ve gecenin uzantısında, gece yarısı Internet'e e-maillerime bakmak ya da duyuru göndermek için geçtiğimde, bir gün içinde tek bir e-adresten 200-300'u aşkın e-mail arasında kişisel olanları ya da doğrudan Light Millennium ile ilgili olanları okumaya çalışırken; birden bire, "bugün"ün(today) dün?e(yesterday) dönüştüğünü her fark ettiğimde, bir tuhaflık hissediyorum.

Oysa bedenim hâlâ "dün?de... Hatta o an için beynim de... Şu anki hal de bundan ibaret... Ama gün saati ya da matematiksel zaman "bugün?de... Ayni hal, İstanbul?a yazdığım özellikle kişisel e-maillerde zamanı tanımlamak istediğimde, bir karmasa halinde yansıyabiliyor.

Hâlâ "dün?de iken, beyinsel zamanın "bugün?ünde, İstanbul?da sabahın erken saatleri olduğu düşünülerek yazılan bir e-mailde, "günaydın" diye başlarken, ayni e-mailin içinde dün-bugün ve yarın kavramları mantıksal bir açıdan bir tutarsızlık içinde olabiliyor. Ayni e-maile rastlantıyla aradan zaman geçince "sent box"ta rastlayıp göz attığımda, o mantıksal karmaşayı hemen fark ediyor ve nedenini de biliyorum..

Ama artik o e-mail gitmiştir ve aradan zaman geçmiştir! Artik geriye dönüp de zaman düzeltmeleri yapmak biraz komik ya da tuhaf bile olabilir. Hatta daha ötesi, düzeltme yapayım derken, yeni karmaşalar eklenebilir!

Beyinsel zamanın içinde, "bugün?de bulunurken, tam şimdi olduğu gibi, 0.54; bedensel ve mantıksal zaman, hâlâ dünün uzantısını yaşamakta olduğundan, ayni e-maile bugün sözcüğü bu kez, "yarın" diye de yansıyacaktır çoğu kez...

* * * * *
Bu yazının ilk çıkış noktası, New York ile İstanbul?daki zaman farkı ile Internet'te o zaman farkını eşzamanlı olarak hissetmekle birlikte, mantıksal olarak beden-beyin ve düşünsel zincirin içinde zaman kavramı açısından bir tutarlılık oluşturamamış olduğumu zaman zaman hissetmem ve fark etmem oldu!

Bundan çok değil on ya da en fazla yirmi yıl önce, uçaklarla bilinen zaman farkının dışında zaman kavramlarındaki coğrafi değişkenlik ve düşünsel algılama sanırım hiçbir zaman INTERNET dönemi öncesinde bu denli hissedilip yaşanmadı! INTERNET?İN her eve girmesinden öte hayatımızı da ele geçiren ve hatta organik bir bağ oluşturan yapısına paralel, beyinsel ve bedensel zaman farkının böylesine an be an hissedilir-yaşanılır olması ve ayni zamanda hem içsel hem de düşünsel bir çelişkiyi o e-maillere yansıtması, artik kafamı kurcalamaya başlamış olmalı ki, bu konuda kendi içimde bir tutarlılığa ya da iç barışa ancak yazarak ulaşacağımı hissettim...

* * * * *

Ne zaman ki "beyinsel ve bedensel zaman" üzerine bir yazı yazmayı düşünmeye başladım, bunun sandığımdan çok daha komplike olduğunu da sezmeye başladım...

Somut olarak an be an fark edilen farklı kıta ve ülkelerdeki zaman farklılıkların yarattığı bilimsel olarak tanımlanabilen, algılama farklılığının, günün her saatinde, her düşüncede, rüyalarda ve her çağrışımda sistematize olarak var olduğunun perdeleri de yavaş yavaş aralanmaya başladı.

* * * * *
Bu akşam küçük oğlum kucağımda, ödev olarak kuşlar üzerine bir kitabi okuyor... Kısa bir süre sonra sesli okumaya başladı. Onun sesli okuması bana bir şiir gibi geldi.. Özellikle sürüngenler ile kuşların, başlangıçta aynı kökten olduğunu heyecanla ve ilgiyle kitapta iki farklı resimde benzerlikleri gösteren resimle anlattı. Sonra okumaya devam etti. O ara ben başka bir düşünceye dalmışım... ?Bunu anladın mı?? diye sorunca, okumasını bir su sesi gibi dinlediğimi ama bu kez okuduğunun ne olduğunu dinlemediğim için anlamadığımı fark ettim.

"Hayır?" dedim.

Bu kez, yine kitabi ve karşılaştırmalı resimleri göstererek, insan kol anatomisi ile kuş kol anatomisinin ne kadar birbirine benzediğini ikimiz de şaşırarak ve resimlere bakarak, bu kez onun ne'yi okumuş olduğunu da anlayarak, baktık... Kuşların, kol yapısı, evet, insanınkine benziyor ve onların ayrıca kollarına ilişkilendirilmiş kanatları var, uçmalarını sağlamak için...

Bizim de uçmak ya da uçabilmek için belki sadece o kanatlara ihtiyacımız var!

Bir de kuşların ot, bitki gibi yiyecekler değil yüksek proteinli yiyecekler yediğini ve kalbinin de insanlardan 5 kat hızla attığını, oğlumun okumasıyla öğrendim. Biz bunları öğrenmiş miydik ya da ne kadar öğrendiklerimizin farkındaydık, doğrusu hiç anımsamıyorum.. Ancak kuşların kalbinin insanoğlundan ortalama 5 kez hızlı çarptığını ve ne kadar hafif olduklarını düşününce, "İnsanoğlu?nun da kolayca uçabileceği", düşüncesinden hemence vazgeçtim.

* * * * *

Küçük oğlum, kuşlar ile ilgili kitabi bana sesli okurken, o an aklım History Channel'da, hemen bitişiğimizde oturan kayınvalidenin hazırladığı hindili Tanksgiving yemeğini yedikten sonra, izlediğim, "Extra-Terrestrials", "Alien Abjuctions" ve "Ancient Mysteries" adlı belgesele takılmıştı...

Orada illüstrasyon olarak çizilen sadece diş konturları olan bir adam, son iki ayda gördüğüm ve unutamadığım rüyalardan birinde beni Ortaçağ?da, at arabası üzerinde, adeta eski donem açık pazarlarda eski püskü, kobra ve çok değerli üzerinde sarı deri kaplaması olan yılanların da olduğu ve adeta ressam Bosh'un resimlerinden birinin içinde dolaşırken, sürekli yanımda oturarak varlığını hep hissettiren ama kim olduğunu bilemediğim adamı anımsattı! Aradığımız değerli zarif ve sarı güneş ışığı rengi derisi olan yılanı bulmuştuk! Kobra yılanlar, uyandığımda Sri Lanka'yı anımsattı. Orada, Kobra yılanlarla müzik çalarak dans etmesini sağlayan 13 yaşında bir çocukla tanışmış ve fotoğraflarını çekmiştim... Yılanlardan ne hastalıklı-sakat görünümlü insanlardan ne de oradaki tuhaf ve tam net olarak anımsayamadığım diğer hayvanlardan korkmuştum. Adeta bir filmin içinden geçiyorduk ama film de hayatın içinden gibiydi...

Rüyada bana en tuhaf gelen içinde bulunduğum zaman?dı... Ressamlar ve resimler dışında, doğru dürüst Ortaçağ ile ilgili bir roman okuduğumu anımsamıyorum! Elbette yıllar içinde farklı film ve televizyon programlarından belleğime bazı referanslar da yerleşmiş olabilir! Yine de bu kadar az ilgilendiğim bir dönemin içinde, olası tüm tehlikelere karşı yanımda beni koruyan biriyle dolaşmak ve aradığımızı bulmak, hâlâ aklıma takılıyor ve düşünüyorum.

Oğlum, kuşlar ile ilgili kitabi okurken, aklım hem "Extra Terrestirals" ile ilgili belgesele ve o belgeselde işlenen yaklaşıma takılmış hem de rüyamdaki kontur adamı ve zamanı yeniden anımsamıştım..

* * * * *
Bu yazıyı kız kardeşim Gülcan gittiğinden beri (23 Kasım) yazmayı düşünüyordum.. Zira ertelediğim her şey beni rahatsız ediyor..

Yine Yaz'dan beri her zamankinden çok babamı düşünmeye başladım. Ne tuhaf, babamı hiç rüyamda görmedim! Özellikle Aliye Ak?ın aramızdan ayrılması ve sonsuzluk uykusunu, aile kabristanı olan Karacaahmet'te gömülmek istemesi nedeniyle de olsa gerek, ben de dünyanın neresinde olursam olayım, bu yeryüzünden beden olarak ayrıldığımda, yeryüzüne ait olanı, geldiğim ve de babamın da sonsuzluk uykusuna yattığı Yukarıkale'ye bırakmaya karar verdim.

Bunu Gülcan'a söylediğimde, "saçmalama", dedi. "Hadi, babama bir otobüs tutmuştuk bize bir daha tekrarlatmazsın umarım," şakasını da takiben yaptı... Bu ara Golden elma alıyorum ve bazı sabahları babamın mide ve sağlık üzerine söylediklerini anımsayarak, sabah sabah bizlerin şaşkınlığı içinde yediği çorbaları anımsayarak, çorba içiyorum. Babamın sevdiklerini düşünmeye ve günlük hayatıma sembolik bir boyutta da olsa bu dönem dâhil etmeye başladım... Gülcan'a, "babam, acaba beni mi çağırıyor?" diye sorduğumda, bu kez biraz sinirlendi...

Evet, babamı özlemiş olacağım kesin ama her gün bir çağrışımla günlük hayatımda, düşüncelerimde ve konuşmalarımda etkin olmaya başlaması, belki babam kendisini anımsamamı-anımsatacak bir şey yapmamı bekliyor, diye düşünmeye başladım...

Gülcan, İstanbul?a dönmeden bir gün önce, babamın aramızdan ayrılışının 5. yıldönümü yaklaşıyor... "Baba?mla Sohbet" başlıklı bir yazı yazacağım, dedim. Bunu kendisine söylemeden önce aynı sabah uyanınca yatakta bir süre, babamla sohbete başlamıştım, bile... Gülcan'in tepkisi; "Beni kızdıracak şeyler yazma," oldu. Ben de; "Yazı da duygu ve düşüncelerimi sınırlayamam ve tam olarak ne yazacağımı da henüz bilmiyorum ve böyle bir yazı yazıp gönderdiğimde, sürpriz olmasın, diye şimdiden söylüyorum," dedim.. Böylece, "Babam acaba beni mi çağırıyor"" sorusunu, "Babam, benden onu anımsamamı-anımsatmamı isteyen bir şey yapmamı istediği? sonucuna ulaştım.

Niye bunları yazıyorum... Zaman zaman buna benzer düşünceler, tüm düşünce ve duygularımı ele geçirebiliyor. Onları yerine getiremediğim müddetçe, düşünsel olarak huzursuz oluyorum.

Bununla birlikte, son dönemlerde "babam" bana kendi hayatımı öznel açıdan yeniden değerlendirmemi de sağladı. En başta ?babam" dâhil, yaşamımda ortak mekânlar ya da zamanlar olarak, "en az zamanı" paylaştığım insanların, düşünsel yaşamımda olduğu kadar duygusal ve günlük yaşamımda ne denli yoğun bir iz ve etkileri olduğunu da böylece, çok net ve keskin olarak bir kez daha anladım.

2 Mart 2000'de, İstanbul?dan ayrılırken, babamı bir daha göremeyeceğimi biliyordum. 4 Mart'ta en küçük kız kardeşimin eşi burayı telefonla arayarak, babamın aramızdan ayrıldığı haberini verdi. O Mart ayı boyunca, part-time isimin dışında, üzerinde çalıştığım Light Millennium'un Mart-Nisan-2000 sayısı, bilgisayarın başında sürekli gözyaşları içinde çalışarak, yayınlayabilmiştim. Bununla birlikte, belki de onun o son yolculuğunu görememiş olmaktan dolayı, onu sanki bir İstanbul?a gidişimde görecekmişim, duygusunu da hâlâ içimde taşıyorum!

* * * * *
Zaman, yer, tarih ve saatler yerine, evrenin sonsuzluğundaki zamansızlık, beni her zaman daha çok cezbediyor. Bunun bir nedeni de bu tür bilgileri kaydeden beynimin ilgili kısmının ya zayıf kaldığı ya da yeterince gelişememiş olmasından kaynaklanıyor olabilir!

Aynı zamanda, verisel bellek zafiyetini taşıdığımın öteden beri özellikle tarih sınavlarındaki tarihleri içeren soru ve isimleri, o bölümleri okumuş olmakla birlikte, hatırlamakta hep zorlanmıştım.

Buna rağmen, duygusal ve düşünsel belleğim, zaman zaman beni şaşkına çeviriyor. Belki bir söz?e, bir bakış'a, bir kelimeye ya da içten bir gülümseyiş ya da düşünsel frekansların buluştuğunu hissettiğim saniyeler, çoğu kez görüntüdeki hayatın yüzde doksan beşini silip süpürüyor!

Bu noktada yine içinde yaşanılan bedensel yaşam, an değil düşünce ve duyguların kendi içimde büyütüp devleştirdiği ve kendime özgü yarattığım ve inandığım bir dünyanın zamanı içinde yaşarken, aynı zamanda tanımlanmış zaman ve günlük hayatin içine sığamıyorum.. Yetmiyor... Dün gece rüyamda, neredeydim ve yine yanımda birileri vardı ama fiziksel görünümleri olmayan birileriydi. Ancak net anımsadığım ayağıma giymiş olduğum küçük çocuk pabucunda, ayağımın yarısının dışarıda kaldığı ve yürümekte zorlandığımı hissederek uyandım...

* * * * *

Bedensel zaman ve hayatın olumsuzluklarını belki düşünsel olarak pozitif bir kanala kanalize edebildim ya da etmesini öğrenebildim zaman içinde. Genel anlamda ise hayatın işleyiş çarkıyla ve içinde yaşadığım zamana, düşünsel, duygusal ve hatta bedensel olarak senkronize olamadığımı düşünüyorum. Oysa otuzlu yaşların başında, kırklı yaşlara geldiğimde, beyin-yürek ve bedenimin senkronize olacağını düşünmüş ya da düşlemiştim!

Hâlâ o senkronizenin gerçekleşmesinin peşindeyim...

Buna karşın, düşüncelerim ve yüreğim senkronize ve kendimle barışık ve gelecekten umutlu olmamın da her koşulda tek kaynağı, yüreğimin içindeki beni aşan ben'le beyinsel uyum ve yüreğimin senkronize oluşuyla, her keresinde cümleleşen, sayfaları asan projeler...

Belki dışarıda akan nehire hiç bırakmadım kendimi ama hep içimde akan nehirin seyrini izleyerek beni götürmekte olduğu yeri heyecan ve merakla bekliyorum...

2.01
Queens, New York
26 Kasım 2004
(İlk spontane olarak yazılış tarihi.)

Bu yazı, daha önce hiçbir yerde yayınlanmamıştır. Bircan Unver,
ISIKBINYILI.ORG, 19 Nisan 2008.

© Nisan 2008, IşıkBinyılı

© IŞIK BİNYILI e-dergisi; The Light Millennium bunyesinde kamu yararına ve kamu tarafından desteklenen yayıncılık ilkesiyle, 17 Temmuz 2001 tarihinde, Bircan Unver tarafindan, New York'ta kurulmuştur. Vergiden muafiyet statusune (501, (c) (3) ise 17 Temmuz 2001 tarihinden gecerli olmak uzere hak kazanmıştır. Bu sitenin içeriği kurucularinin izni olmaksızın kopyalanamaz. Sitenin tum icerigi "The Light Millennium"a aittir. Uluslarası telif hakları kanunlarıyla korunmaktadır ve her hakkı saklıdır."
Genel Yayin Yonetmeni: Bircan Unver
The Light Millennium'un Ingilizce sitesinin cizgisinde; Tasarlayan ve Geliştiren Bali & Bali Works

Bali & Bali Works