yelinTable 'lightmil_pelin.issues' doesn't exist Işık Binyılı | Sayı No:
   

MAD Özgür İnsan
Bağlantılar:
Önsöz

Roman

MAD Özgür İnsan

M. Mehmet ÜNVER

"Birşeye inanmak; bozulması en güç büyüdür."

Arge köyü, ismini çevresindeki rengarenk çiçeklerden almıştı. Köyün bir yanı nehre diğer yanıda yeşilliklerle örtülü ormana bakıyordu. Ormanda her türlü kuş cinsinin yanında ayı, tilki, ceylan, at, yaban domuzu, geyik ve kurt sürüleri de yaşıyordu. Bazı geceler kurtlar köye kadar iniyor, köyün bekçi köpekleriyle boğazlaşıyorlardı.


Çok eskilerden beri ormanda ok ve mızraklarıyla avlandıkları hayvan derisinden kendilerine örtünmelerini sağlayacak elbiselerde yapabilen köylüler buraların kutsal ve bereketli olduğuna inanmışlardı. Doğusunda, Nehrin aşağı aktığı ormanlık tepelerde ki mağara ocaklarında köylüler ilkel yöntemlerle maden çıkarıyorlardı. İşlemesini öğrendikleri bakır, tunç ve demir madeninden çeşitli aletler yapıyor, ev, tarla ve av işlerinde kullanıyorlardı. Hatta saç ve sakal traşlarını dahi bu keskin aletlerle yapıyorlardı. Nehir, güney tarafından akıp giderken aynı zamanda köyün sınırınıda çiziyordu. Nehirin köye yakın kısmı genişleyerek burada küçük bir gölet oluşturuyordu. Aşağı doğru aktıkça yeniden inceliyordu. Köy nehir kenarında kurulmuş olduğu için köylüler su sıkıntısı çekmiyorlardı. Nehre yakın yerde birkaç dönüm araziyi kuru ağaçlarla yaptıkları çitlerle çevirmiş kendilerine bağ yapmışlardı. Sert geçen mevsim ve kuraklık dönemlerinde nehirden balık avlanarak besleniyorlardı. Belkide bu yüzden köyün ne zamandan beri burada kurulduğunu hatırlayan yoktu. İnsanın yaşamak için ihtiyaç duyabileceği herşeyi burda bir şekilde temin etmek mümkündü. Batı tarafı aşağı doğru meyilliydi. Burdan aşağısı düz bir ovaydı. Köylüler ovada bazı yerleri tarla haline getirmiş arpa, buğday ve pamuk ekmişlerdi. Evcilleştirdikleri sığır, öküz ve eşekleri tarla, orman ve yük taşıma işlerinde kullanıyorlardı. Taş tekerlekli ilkel arabalarını ve sabanlarını öküzlere çektirirken ormanda avladıkları etleri de öküz ve eşeklere taşıtıyorlardı. Tarlaları nehirden itibaren getirdikleri su kanalları ile suluyorlardı. Ekin ve hasat dönemlerinde hep birlikte tarlalara çalışmaya gidiyorlardı. Buğday ve arpayı tekerlek biçiminde yontularak üst üste konmuş delikli iki taşın arasında öğüterek un yapmayı, hamuru ve mayalamayı öğrenmişlerdi. Köyde ortak kullandıkları balçıktan yapılma ters çevrilmiş tas biçiminde tandırlardan birkaç tane yapmışlar, kuru ve sert ekmeklerini de bu tandırların iç duvarına yapıştırarak kor ateşinde pişiriyorlardı. Yün, keten, pamuk ve ipek liflerini Teşi dedikleri dönen çarklı aletle eğirip iplik yapıyorlardı. Balçıktan tas ve testileri daha çok kadınlar yapıyorlardı. Köyde hamile, yeni doğum yapmış kadınlar, çocuklar, hasta ve yaşlılardan başka kimseyi görmek mümkün olmazdı. Köy gelişi güzel aralıklarla, balçıkla sıvanmış taşlardan örülmüş, yetmiş civarında evden oluşuyordu. Evler genellikle iki göz ve genişçeydi. Evin bir gözünde tüm aile yaşamını sürdürürken, diğer gözünde koyun keçi ve sığır gibi hayvanları besliyor, yün ve sütlerinden faydalanıyorlardı. Evin bir köşesinde Tifik denilen içinde ateş yakılan ısınmaya ve yemek pişirmeye yarayan ocaklar vardı. Köyün orta yerinde meydanlık alanda diğer evlerden büyük ve itinayla yapılmış tapınak dikkati çekiyordu. Tapınak, yerden adam boyu yükseklikte yarım piramid tarzındaki temelin üzerine tam ortasına gelecek şekilde tek katlı olarak inşa edilmişti. Tapınak güneşte kurutulmuş çamurdan yapılma kerpiç tuğlalarla örülmüştü. Damının üzerine demirden yapılmış büyükçe bir yıldız oturtulmuştu. Hiç penceresi olmamasına rağmen duvar üstlerinde geniş aralıklarla bırakılan delikler içeriye loş da olsa ışık veriyordu. Ön tarafında girişe doğru tapınağa çıkmaya yarayan basamakları vardı. Giriş hizasında tapınağın ön cephesinde çift kanatlı tahta giriş kapısının iki yanında elinde tas tutan, sarkık, iri göğüslü, şişman kadın heykelleri vardı. Tahta giriş kapısının kanatları güneş, ay ve yıldız kabartmalı tasvirlerle doluydu. Köyde doğal işbölümü vardı. Topraktan, avcılıktan ve madencilikten kazanılan ürünler ortak kullanılıyordu. İnsan öldürmek büyük uğursuzluktu. İhtilaflı olduklarında tapınağa gidip sorunlarını Tanrıça’nın işaretlerine göre çözüyorlardı. Kadınlara karşı saygılıydılar. Çünkü; Tanrıça Sterk de kadındı ve onları besliyordu. Kadınlar balçıktan taslar yapıyor, tarlada çalışıyor, ava gidiyor ve eğirdikleri yünlerden giyecekler örüyorlardı.
Tapınağın merdivenleri başından bakınca tüm köy evleri çevresiyle birlikte rahatlıkla görülebiliyordu. Köyün bulunduğu bölgenin iklimi sertti. Yaz ayları burada çok sıcak geçiyordu. Sıcaktan bunalan insanların bir kısmı evlerin ve ağaçların gölgesine sığınmış, ulu orta uzanmış yatıyor, bir kısmıda nehirde yüzerek yazın tadını çıkarırken diğer yandan da serinliyorlardı. Hatta bazıları ağaç dallarından yaptıkları kapanları suya daldırarak balık yakalamayı da ihmal etmiyordu. Aşağıda kadınlı erkekli gruplar hareket ediyor, evlerin arasında köy çocukları koşuyor, birbirini kovalıyordu. Şen gülüşleri ve gürültüleri tapınağın kapısından dahi rahatlıkla duyuluyordu. Her zamanki yaz aylarının sıcak bir gününde ansızın ortalık karıştı. İnsanlar telaşla sağa sola koşmaya başladılar. Evlerin arasından genç bir kadın kucağında küçük çocuğuyla tapınağın merdivenlerine doğru koşarak geldiğinde nerdeyse tüm köylüde arkasında toplanmıştı. Aralarında sesli konuşuyorlardı. Tapınağın açılan kanatlı kapısından cildi buruşmuş, ak ve uzun örgülü saçları arkasında bağlanmış, cılız yapılı ihtiyar kadın, elinde tahta asasıyla ağır adımlarla merdivenlerin başına kadar yürüdü. Boynunda parlak taşlardan ve kemiklerden oluşan sıra halinde dizilmiş kolyeler taşıyordu. İhtiyar kadını gören kalabalığın gürültüsü ve birbirini bastıran bağırışları daha da arttı. İhtiyar kadın asasını havaya kaldırınca kalabalığın seside azalarak kesildi ve ortalık sessizleşti. İhtiyar sordu:
- Ne oldu ?
Kalabalığın önünde elinde küçük çocuğu taşıyan kadın hızla tapınağın önündeki merdivenleri çıkarak ihtiyar kadının karşısında dikildi. Heyecandan soluk soluğa ancak:
- Mad ölüyor, ayağını yılan soktu.
Diyebildi. İhtiyar kadın yedi yaşlarında, çıplak vaziyette hareketsiz yatan erkek çocuğunu genç kadının ellerinden itinayla kucaklayarak aldı. Genç kadın zalvarmaklı sesiyle devam etti:
- Neolur ölmesin. Söyle tanrıçaya onu kurtarsın. Eğer kurtulursa onu tanrıçaya bağışlarım.
İhtiyar kadın kucağında öylece hareketsiz duran çocuğa tekrar baktı ve:
- Burada bekle.
Diyerek tapınağın kapısına yürüdü. İçeri girdi ve kapıyı arkasından kapattı. Genç Kadın merdiven başında tapınak girişinin hizasında yere dizçöktü. Daha fazla ileri gitmedi. Çünkü: Tapınağa ihtiyardan başkasının girmesi yasaktı. Ellerini ileri doğru uzatarak yüzü yere değene dek eğildi. Defalarca bu hareketleri tekrarlayan kadını seyreden kalabalıkta nefesini tutmuş merakla bekliyordu. Bir müddet sonra tapınağın kapı kanatları içeriye doğru sonuna kadar açıldı. Çocuğu getiren kadın hala kapının önünde elleriyle tapınmaya devam ediyordu. Genç kadın İhtiyarı kucağında çocukla dışarı çıkarken görünce hemen ayağa kalkarak ihtiyara doğru koştu. İhtiyarın kırış kırış ellerini defalarca öptü. İhtiyar olanları seyreden kalabalığın sevinç çığlıkları arasında çocuğu kadının kucağına uzattı. Çocuk artık kendisine gelmişti. Annesinin kucağına gayet isteklice atılmıştı. Genç kadın kucağındaki çocuğu merdivenlerin başında öpüyor, okşuyor ve havaya kaldırarak aşağıda sevinçle bağırışan kalabalığa gösteriyordu. Kadın hem gülüyor, hem ağlıyordu. Sevinçten içi içine sığmıyordu. İhtiyar kadın kalabalığa hitaben yüksek sesle anlatmaya başladı:
- Kucağımdaki çocukla tapınağa girdim. Sessiz ve yavaş adımlarla tanrıça Sterk’in heykelinin önüne gittim. Yavaş hareketlerle kucağımdaki çocuğu yere bıraktım. Asamı üç kez havaya kaldırıp indirdim. Ardından asamı yere bıraktım ve ellerimi öne doğru uzatarak yüzüm yere değecek şekilde eğildim. Sesli dualar okuyarak tapındım. Tapındığım sırada Tanrıça’nın taştan heykeli hareket etmeye başladı. Gözleri yavaş, yavaş kıpırdadı. Sanki tan vakti güneşin dağların tepesinden ovaya yansıması gibi loş tapınağın içi aydınlandı. Tanrıça’nın gözlerinden etrafa parlak ışıklar saçıldı, gözbebeklerinde yıldızlar parıldadı. Kadının gözlerinin etrafında parlayan ışık nur gibi tüm gövdesini sardı. Tapınağın içi aydınlanınca kendimden geçtim ve yüksek sesle dualar okumaya başladım. Tanrıça, gayet tok bir sesle bana:
- Çocuğu buraya getir!
Dedi. Yerde hareketsiz yatan çocuğu dikkatlice kucakladım, titreyen adımlarla ilerleyerek tahtta oturan Tanrıça’nın ellerine verdim. Tanrıça çocuğu dizlerinin üzerine bıraktı. Ben ellerimi önümde bağlamış, sıtma nöbeti geçirenler gibi titremeye başladım. Tahtta oturan Tanrıça bir eliyle dizlerine bıraktığı çocuğu tutarken, diğer eliylede yanında duran tastan suya benzer sıvıdan alarak çocuğun sağ ayağından başlayarak tüm vücuduna sürdü. Tanrıça bir süre elini çocuğun kalbinin üzerine koydu. Sonra elini yavaş, yavaş çocuğun kalbinden uzaklaştırdı, Çocuğun kalbi göğüs kafesiyle birlikte öne doğru şişerek yükselmeye başladı. Kalbin üzerindeki deri ve kemikler görünmez oldu. Çocuğun kalbi apaçık olduğu gibi göründü. Hiç hareket etmiyordu. Aniden çocuğun kalbinde şimşek çakmasına benzer bir parlama oldu ve kalbi tekrar atmaya başladı. O andan itibaren çocuğun kalbinin üzeri tekrar deri ile kaplanarak örtüldü. Çocuk hareket etmeye başladı. Artık yaşıyordu. Gözlerinde yıldızlar parlayan Tanrıça çocuğa şefkatle seslendi:
- Mad, uyan. Gözlerini aç ve bana bak.
Çocuk gözkapaklarını açarak şuursuzca Tanrıça’nın gözlerine baktı. Tanrıça’nın gözbebeklerindeki yıldız parıltıları ayna gibi çocuğun gözbebeklerinde yansıyordu. Bu sefer tanrıça bana dönerek:
- Ram, çocuk artık tapınağın malıdır.
Dedi ve çocuğu tekrar kucağıma verdi. Tanrıça tekrar heykel haline geldiğinde etrafındaki parlayan ışıklarda onunla birlikte söndü, kayboldu. Gördünüz işte, Tanrıça Sterk, Mad’ı iyileştirdi. Size gücünü gösterdi. Şimdi de onu tapınağına istiyor. Annesi onu Sterk’e bağışlamalı.
Merdivenin aşağısında toplanmış kalabalık hep birlikte ellerini yere indirip kaldırarak secde etmeye başladılar. Her seferinde ‘Sterk, Sterk’ diyorlardı. Toplu tapınma bitince ihtiyar kadın ağır adımlarla tapınağa dönerek içeri girdi ve ardından kapının kanatlarını kapattı. Kalabalıkta söylene söylene dağılmaya başladı.



* * *



Üç ay sonra mevsim değişmiş, havalar soğumuştu. Kış geliyordu. Köylüler ormandan sürekli odun taşıyorlardı. Evlerinin içinde neredeyse tavanlarına kadar ağaç kütükleri ve dalları yığmışlardı. Soğuk gün ve gecelerde tabanı toprak evlerin köşesinde balçıktan yapılmış ocaklarda ateş yakıyor, etrafına temizlenmiş hayvan derilerini seriyor, üzerinde tüm aile birbirine sarılarak yatıyordu. Gece çok soğuk geçmişti. Geceyi Mad’a sarılarak geçiren annesi artık soğumaya başlayan kulübeyi ısıtmak için yattığı yerden kalktı. Ayağa kalktığında titreyen vücudunu iki elini omuzlarına sürterek ısıtmaya çalıştı. Ağaç kütüklerinin bulunduğu yerden bir kucak odun aldı. Odanın bir köşesinde ki ocağın yanında yere indirdi. Sönmeye yüz tutmuş ateş küllerini önce bir dal parçasıyla eşeleyip karıştırdı. Az önce getirip yere bıraktığı odunlardan ince kıyılmış olanlarından bir kaçını çapraz şekilde ateş külerinin ortasına koydu. Derin nefesle üflemeye başladı. Tüten dumanın gözlerine ve genzine kaçmasına aldırmadı. Elleriyle yaşlanan gözlerini oğuşturuyor, öksürüyor yinede pes etmiyordu. Sonunda iyice dumanlanan ocakta önce kıvılcımlar ardından da kızıl parlak alevler odunları sarıp yutmaya başladı. Sevinçten yüzü güldü ve kendi kendine:
- Hah!
Dedi. Ellerini ateşe doğru uzatıp ısıtmaya başladı. Ateş iyice harlanınca üzerine biraz daha odun attı. Kulübenin içinin ısınmaya başladığından emin olunca Mad’ın yanına gitti elleriyle onu sarsarak uyandırdı:
- Mad, uyan. Ateşin başına gel.
Mad uyuşuk gözlerini soğuktan kızarmış küçük elleriyle oğuşturarak yattığı yerden doğruldu ve ateşin başına geldi, oturdu. Annesi yanına oturan Mad’ın başını okşadı birazda şakayla karışık onu elleriyle itekledi. Mad da ona aynı hareketlerle karşılık verdi. Annesi gülerek Mad’ı iki eliyle kendine doğru çekti, sarıldı ve öptü. Annesi Mad’ı çok seviyordu. Mad onun doğurduğu üçüncü çocuktu. Mad’dan önce doğan biri kız diğeri erkek iki çocuğuda bebek yaşta hastalanmış, ölmüşlerdi. Çocukları gözlerinin önünde ölürken Tanrıça Sterk de birşey yapmamıştı. Mad dan sonra bir daha hamile kalamamıştı. Mad iki yaşında iken babası Saart ormanda avlanırken yaban domuzu tarafından saldırıya uğramıştı. Yaban domuzu Saart’ı ormanda kovalamış arkasından keskin dişleriyle saldırmış ve Saart’ın sol bacağını dizinin altından kesip koparmıştı. Diğer avcılar yardımına koştuklarında geç kalmışlardı. Saart kesik bacağıyla neredeyse bir ay yaşamıştı. O bir ay boyunca Karısı baş ucundan ayrılmamış ona bakmıştı. Her akşam tapınağın önüne gitmiş saatlerce tapınmıştı. Sterk o zamanda birşey yapmamıştı. ‘Tanrıça’nın bir bildiği vardır herhalde’ diyerek teselli etmişti kendisini. Kocasını çok sevdiği için bir daha da başka bir erkekle beraber olmamış, aynı evde Mad ve anılarıyla birlikte yaşamaya alışmıştı. Belkide kocasından kendisine kalan tek hatıra Mad’dı.
- Acıktın mı?
Diye sordu Mad’a. Mad başını evet dercesine aşağı yukarı salladı. Annesi at kuyruğu gibi uzun, birbirine karışmış simsiyah saçlarını iki elinin parmaklarıyla avuçlayarak arkaya doğru yatırdı ve ayağa kalkarak kulübenin kapısına yürüdü. Kapı örtüsü büyük bir deri parçasıydı. Deri örtüyü eliyle yan tarafından kavrayıp araladığında şaşkınlıkla irkildi. Dışarıda yeni sökmekte olan şafağın soğuğuna rağmen ihtiyar Ram kapının karşısında hareketsiz öylece durmuş, bekliyordu. Korktu, telaşlandı ve hemen deri örtüyü kapattı. Ram’ın kapıda beklemesi onu heyecanlandırmıştı. Aceleyle ateşin başında oturan Mad’ı kucakladı ve az önce kalktığı yere uzandı. Yanında bulunan tüm derileri Mad ile kendisinin üzerine örttü. Derilerin altında bütün gücüyle Mad’ı göğsüne doğru bastırarak sıkıyordu. Derilerin altında heyecandan ve havasızlıktan nefes alışverişi hızlanmıştı. Dışarıdan bağıran Ram’ın sesi derilerin altında da gayet net duyuluyordu. Ram :
- Tara!
Diye seslendikçe Tara gözlerini yumuyor, kısık sesle hıçkırıyor, başını ‘hayır’ dercesine sağa sola sallıyordu. Bir müddet böyle devam etti. Bir süre sonra dışarıda Ram’ın sesi kesildi. Kulübenin içinde de derin sessizlik hakimdi. Tara korkusuna rağmen yavaş yavaş derileri üzerinden attı. Emin olmak için dışarıya kulak kabarttı. Hiç ses yoktu. Mad’ı hala kucağında sıkıca tutuyordu. Yavaş ve sessiz adımlarla kulübenin kapısına geldi. Ürkek hareketlerle deri örtüyü araladı. Başını dışarı çıkarıp baktı. Kimse yoktu. Biraz cesaret biraz da merakla tüm vücuduyla örtünün öbür tarafına süzüldü. Kulübenin sağına solunada baktı, hayret kimsecikler yoktu. Diğer kulubelerin etrafında insanlar hareket ediyor, evlere girip çıkıyordu. Tara kulübenin etrafını yarım tur döndü. Gözlerini karşıda duran tapınağın olduğu yöne doğru dikti. Ram tapınağın merdivenlerin üzerinde dikilmiş, elinde asasıyla yukarıdan onlara bakıyordu. Tara hırçın edasıyla saçlarını başını sola sallayarak omuzlarının arkasına attı ve kulubesine döndü. Kucağında Mad’ı sımsıkı tutarak ateşin başında uzun süre oturdu. Hüzünlü bakışlarını ateşe dikerek derin düşünceye daldı. Sanki tüm hayatı gözlerinin önünden geçiyordu. O gün gözlerini Mad’dan bir an bile ayırmadı. Bir an bakışlarını çevirse bir daha onu yerinde göremeyecekmiş gibi korkuyordu. Neredeyse tüm hafta boyunca hiç dışarı çıkmadı. Her dışarı çıkışında ilk işi tapınağa bakıp Ram’ın hala orada olup olmadığını kontrol etmek oldu. Bir gün kapının önünde ayakta dikilmiş Mad’ın kuşları yemlemesini seyre dalmıştı.
- Tara!
Diyen Ram’ın sesiyle irkildi. Koştu Mad’ı kucağına aldı, sıkıca sarıldı ve ellerini Ram’a doğru tehdit edercesine sallayarak:
- Git burdan büyücü! Uğursuz ihtiyar git! Yoksa öldürürüm seni.
Ram karnından konuşanlar gibi ince ve kısık sesle cevap verdi:
- Yılan soktuğunda sen onu Tanrıça Sterk’e bağışlamıştın. Tanrıça da onu tapınağına kabul etti. Şimdi neden itiraz ediyorsun?
- Diğerleri gibi ölecek sanmıştım.
- Ama ölmedi.
- Tanrıça gitsin kocamı ve diğer çocuklarımı kurtarsın, onları kendisine alsın. Mad’ı vermem. Git buradan büyücü yoksa senide Tanrıçanıda öldürürüm.
Ytara yerden bir taş parçası alarak Ram’ın olduğu yöne doğru korkutmak amacıyla fırlattı. İhtiyar Ram kendisini yana atarak taştan sakıdı. Manasız bakışlarla arkasını döndü, tapınağın yolunu tuttu. Ram tapınağın merdivenlerinden yukarı çıkana dek Tara kucağında Mad’la arkasından seyretti.
Artık Tara geceleri rahat uyuyamıyor sık sık uykusundan sıçrayarak uyanıyor Mad’ın hala yanında olup olmadığını kontrol ediyordu. Yaklaşık bir ay aynı durum devam etti. Tara artık ormanda odun toplamaya ve avlanmaya da gitmiyordu. Diğer köylüler kendileri için topladıkları odunlardan ve avlandıkları etlerden tıpkı her seferinde tapınağa götürdükleri gibi onada getiriyorlardı. Tara’nın durumuna üzülüyorlardı. Tara gururluydu. Kimse ile konuşmak istemiyordu. Kendisine getirilenleri de ilkin kabul etmemiş geri çevirmişti. Ancak köylüler yinede onu anlayışla karşılamış ve getirdiklerini gizlice kapının önüne bırakıp gitmeye başlamışlardı. Tara’nın tek korkusu Mad’ı tapınağa vermesi değildi. Çünkü; şayet Sterk kızarsa Mad’ı tekrar öldürebilirdi ve kendisi buna engel olamazdı. Belkide Sterk Mad’ı kendisine bağışlandığı için iyileştirmişti. Ve eğer Tara sözünde durmazsa Sterk de verdiği canı geri alabilirdi. Asıl o zaman Tara ne yapacaktı. İşte bu çelişki ve korkular onu kendinden geçirmiş, oldukça hırçın etmişti. Mad’ı tamemen kaybetmektense hiç değilse tapınağa vermesi ve yaşamasını sağlamak daha doğru olacaktı. Zaman geçtikçe endişesi de artıyordu. Zira Sterk’in canı sıkılıp, sabrı taşabilirdi. Geç kalmakta kötü sonuçlar doğuracaktı. Bu kaygılar onu Mad’ı tapınağa bağışlama fikrine itiyor, alıştırıyordu. İşte buna çok kızıyordu. Niçin başka bir yolu yoktu. Neden yine kendisini çaresizliğin kör kuyusunda yapayalnız hissediyordu. Belkide Mad’ı eğer gerçekten seviyorsa onu zaman kaybetmeden tapınağa götürmeliydi. Ama o kadar direnmişti ki, nasıl geri adım atacaktı. Ya gururu? Ya analık duyguları ne olacaktı? Hele Mad olmadan tek başına kulübesinde ne yapacaktı, geceleri kime sarılarak uyuyacaktı. Ateşe büyük bir odun parçasını hışımla atarken ‘Ya Mad ölse, daha mı iyi’ Dedi kendi kendine. Ateşte pişirdiği balıktan küçük bir parçayı kopardı önce Mad’ın ağzına sonra kendi ağzına götürdü. Lokma boğazına takılmıştı sanki çiğniyor bir türlü yutamıyordu.
- Tara!
Diyen Ram’ın sesini duyunca zaten yutamadığı lokmayı öfkeyle ateşe tükürdü.
- Uğursuz yine geldi.
Diye mırıldandı. Yerinden hızla doğruldu kulübenin kapısına yürüdü. Deri örtüyü kaldırdı altından geçerek dışarı çıktı.
- Ne istiyorsun ihtiyar? Sen çocuğunu verir miydin? Git, Sterk’e söyle başka çocuklar alsın, bak herkeste beş tane on tane var. Benim biricik çocuğumu ne yapacaksınız?
Ram Tara’nın analık duygularıyla, öfkesinden böyle konuştuğunu biliyordu. Bu yüzden tartışmak istemiyor sadece çocuğu vermezse olacakların herkesi üzeceğine dair Tara’yı ikna etmeye çalışıyordu.
- Kimse senden çocuğunu istememişti. Çocuğunu yılandan koruyamadın ve ölecekti. Senin için o ölmüştü zaten. Ondan hemencecik vazgeçtin ve Sterk’e bağışladın. Sterk de kabul etti ve ölmüş çocuğunu kendisi için diriltti. Artık çocuk Sterk’e ait. İster misin Sterk de çocuğu yaşattığı için pişman olsun, verdiği canı geri alsın?
Tara, cevap vermeden dışarı çıkmış elleriyle ayaklarına yapışmış Mad’ a tepeden baktı. Ellerinden tutup içeri girdiler. Mad’la birlikte yeniden ateşin başında konuşmadan uzun saatler oturdular. O gece Tara, tanyeri ağarıncaya kadar gözlerini hiç yummadı. Sabah sessizliğinde kimseler meydanda görünmüyordu. Genç kadın kucağında uyuyan çocuğu üşümesin diye derilerle iyice sarıp sarmalamıştı. Tapınağın merdivenlerinden yukarı çıktı. Tapınağın çift kanatlı giriş kapısının önüne geldiğinde kapı kendiliğinden açıldı. Ram elinde asasıyla eşikte belirdi:
- Nihayet!
Dedi. Tara hiç konuşmadan, çocuğu uyandırmadan ihtiyar Ram’ın kucağına verdikten sonra arkasını döndü ve süratle koşmaya başladı. Kulübesine girdi. Üzerini iyice derilerle örtmüş olarak tekrar dışarı çıktığında gün iyice ışımış, ava gidecek kadınlı erkekli gruplar yanlarında eşekleriyle ormana doğru yola koyulmuşlardı bile. Köylüler ava gittiklerinde çoğu zaman üç yada dört gün ormanda kalıyor, iz sürüyorlardı. Ormanda avlanmak tehlikeliydi. Heran vahşi hayvanların saldırısına uğrayabilirlerdi. Bu yüzden yaklaşık haftada birkez ve böyle toplu olarak ava gidiyorlardı. Ava gidip dönemeyenler yada sakat dönenlerde oluyordu. Mad uyandığında Tara’yı bulamazsa, Tara’sız yaşamaya alışır diye bir süre de olsa köyden uzaklaşmak ikisi içinde iyi olacaktı. Tara koşar adımlarla gruba yetişti. Gruptakiler onu görünce çok sevindiler. Hepsi onu teker teker kucakladı. Çoğu duygulanmıştı. Gözyaşlarını tutamıyor ama yinede ağladıkarı için birbirini elleri ile işaret ederek kendi ağlamalarına gülüyorlardı. Tara Mad’ı yılan soktuğu olaydan beri ilk defa ormanda ava katılıyordu, Hemde en zor günlerinde. Bu onu tanıyanların duygulanması için yeterdi. Grupta Caf isimli erkek hariç Herkes Tara’nın en doğrusunu yaptığını söylüyor, ona moral vermeye çalışıyordu. Caf boşboğazdı, ne manaya geldiğini fazla düşünmeden laflar ederdi. Somurtkan suratıyla:
- Sen ve oğlun yüzünden az kaldı Sterk bizide cezalandıracaktı.
Dedi. Kadın olmasına rağmen İri yapılı erkek kaslarıyla dimdik duran İber elindeki mızrakı Caf’ın döşüne dayadı:
- Seni korkak. Böyle düşündüğünü bilseydik, seni köyde bebeğin yanında bırakır yeni doğum yapan karın Serende’yi getirirdik.
Caf, korktu kendisini mızraktan esirgemek için bir kaç adım geri attı. Suratını ekşitmesine rağmen tek kelime etmeden yoluna devam etmeye başladı. Gruptaki erkek ve kadınlar onun haline kahkahalarla gülmeye başladılar. Tara bile gülüyordu. Uzun zamandır ilk defa gülüyordu. O da bunun farkındaydı. Daha sesli kahkahayla eliyle de Caf’ı işaret ederek;
- İsterseniz, Caf’ı avlayalım.
Diyordu. Birbirini tahrik eden kahkahalar ormanda çınlarken, grupda yapraklarını dökmüş ağaç gövdeleri arasında gözden kaybolup yitti.

Yukarıdaki satırlar, Mehmet Ünver'in MAD Özgür İnsan adlı kitabının ilk bölümünden alınmıştır.

© Ekim 2005, IşıkBinyılı

© IŞIK BİNYILI e-dergisi; The Light Millennium bunyesinde kamu yararına ve kamu tarafından desteklenen yayıncılık ilkesiyle, 17 Temmuz 2001 tarihinde, Bircan Unver tarafindan, New York'ta kurulmuştur. Vergiden muafiyet statusune (501, (c) (3) ise 17 Temmuz 2001 tarihinden gecerli olmak uzere hak kazanmıştır. Bu sitenin içeriği kurucularinin izni olmaksızın kopyalanamaz. Sitenin tum icerigi "The Light Millennium"a aittir. Uluslarası telif hakları kanunlarıyla korunmaktadır ve her hakkı saklıdır."
Genel Yayin Yonetmeni: Bircan Unver
The Light Millennium'un Ingilizce sitesinin cizgisinde; Tasarlayan ve Geliştiren Bali & Bali Works

Bali & Bali Works