yelinTable 'lightmil_pelin.issues' doesn't exist Işık Binyılı | Sayı No:
   

Ahmet Altan

Söyleşi

Ahmet Altan'la Sanata ve Hayata Dair

Arzu KAYA URANLI

“Aldatmak” adli kitabiyla, diger bir cok kitabiyla oldugu gibi buyuk ilgi toplayan Ahmet Altan gecen Mayis ayinda New York’taydi.

Altan, “Sanata ve hayata dair” soylestigimiz aksamda buyuk cogunlugunu hanimlarin olusturdugu dinleyicilerinin sorularini cevapladi.

Ben sozu fazla uzatmadan sizi Altan’in ifadeleriyle basbasa birakmak istiyorum.


Bir kere sunu soyleyim ki, Bab-i Ali alcak bir yer. Turk Milleti alcak!

Bab-I Ali’de bir cok insani fikirlerinden hoslanmadiklari icin isten atarlar. Bir kere sunu soyleyim ki, Bab-i Ali alcak bir yer. Turk Milleti alcak! Ben bunun bir parcasi oldugum icin rahatlikla soyleyebilirim. (Size tavsiye etmem. Kotu yaparlar!) Eger oyle olmasaydi Turkiye cok degisirdi. Turkiye’de uc meslek grubu mesleklerine ihanet ettikleri icin ben TR’nin olmasi gerektigi yerden 100 sene daha geride olduguna inaniyorum. Bunlardan biri hukukcular, biri tarihciler ve digeri ise gazetecilerdir.



Sanat yapma ihtiyacinin dogusuna hayatin belirsizligi sebep oluyor.

Hayatta bir cok seyin tarifini bilmiyoruz ve bu bircok sey bizim varligimizin en onemli parcalari.

Oncelikle hayattan baslarsak, sozcuk olarak bahsediyoruz. Ama hayatin insanlik yaratildigindan beri sozsel bir tarifi yok. Yasiyoruz ama ne oldugunu bilmiyoruz. Bir gercek var ama o gercegin ne olduguna dair bizim etrafli bir bilgimiz bulunmuyor. Ayni sey ask icin de gecerli. Asktan cok bahsediyoruz ama askin da tek bir tarifi yok. Bilmiyoruz. Insanlarin ortaklasa “ask budur” dedikleri bir sey yok. Tipki guzellik gibi. Guzelligin de ortak, butun insanlarin kabul ettigi, vazgecilmez tek bir tarifi yok.

Bizim varligimizi belirleyen buyuk cemberin hemen hemen hic bir noktasi hakkinda cok detayli, cok acik bilgilere sahip degiliz. Gercekleri goruyoruz. Ama bu gerceklerin arkasinda neyin sakli oldugunu bilmiyoruz. Gercekleri, bizi tatmin edecek kadar goremiyoruz onun icin surekli olarak bir gercek ariyoruz. Peki, gercek ne?

Etrafimizdaki herseye dokunabildigimiz, gordugumuz, tadabildigimiz halde, aslinda hep bir kusku icinde yasiyoruz. Bu insanlar kim? Bu esyalar ne? Hayat denilen ve bizi cevreleyen butun bu hareketin manasi nedir? Gordugunuz gibi cok kaygan, cok belirsiz tarifsiz kavramlarin arasinda bir karanlik noktadan - ki ona ‘dogum’ diyoruz. Baska bir karanlik noktaya ki ona ‘olum’ - diyoruz. Bir yolculuk yapiyoruz. Bu kadar kaygan, belirsiz, bilemedigimiz, bizi kuskuya zaman zaman korkuya dusuren butun bunlarin arasinda bir yere tutunmak istiyoruz. Herkes bir yere tutunmak ister ve hepimiz burada kendimizce bir yere tutunuyoruz. Bazilari sanata tutunur. Butun bunlarin arasinda belki de en belirsiz olanina. Cunku suna inanirim ki, hayatin kendisi aslinda bir gercek degildir.”




Sanat bence hayattan daha gercektir.

“Hic bir zaman hic bir insani gercekten tanimayacaksiniz. Size en yakin olanini bile! O insani bilemeyeceksiniz. Anneniz, babaniz, sevgilileriniz, kariniz, kocaniz buna dahil, cocuklariniz buna dahil.
Hatta kendiniz buna dahilsiniz. Bazen kendinizi cok sasirtabileceginizi gorursunuz! Hic beklemediginiz seyler yaparsiniz. Hic ummadiginiz hareketlerde bulunur, hic ummadiginiz sozler soylersiniz. Ve kendinizi tanimadiginizi saskinlikla ve daha ziyate korkuyla farkedersiniz.

Bize bu kadar yakin olan insanlari ve hatta kendimizi bile butun gercegiyle goremiyorsak, bilemiyorsak bu karanlik icinde biz ne yapacagiz? Zannediyorum ki, sanatin esas ciktigi nokta burasi. Sanat bence hayattan daha gercektir.

Tanrinin bize bagisladigi insanlar, bize hic bir zaman, butunlukleriyle gorunmezler ama sanatcilarin, yazarlarin bize verdigi butun canlilari, neredeyse butunuyle, butun ciplakligiyla ve gercekligiyle gorursunuz.

Gordugunuz insanlarin hic birini hayatin butunluguyle kavrayamazsiniz. Onlardan birini gercekten taniyabilmeniz icin birisinin onlari yazmasi gerekir.Iste sanatin varligi burada ortaya ciktigina inaniyorum.”

“Gercegin belirsizligine karsi sanatin netligi”

Bir insani, bir canliyi size bir gercek bir butun olarak verir sanat. Buyuk bir ihtimalle Anna Karaniya’yi hayatinizda tanidiginiz butun kadinlardan daha fazla taniyorsunuz…Ya da Madam Bovary’yi okursaniz, tanidiginiz butun kadinlardan daha fazla tanidiginiz bir kadin olur hayatinizda.

Yani sizin yasarken bilemeyeceginizden cok fazla insani ancak duyarak, sanatla ilgilenerek, hayatiniza daha gercek olarak sokabilirsiniz cunku butun bu belirsizligin, bu kavram kayganliginin arasinda bize gercegi butunuyle gosterebilen tek seyin sanat olduguna inaniyorum.


‘Kustahca’ diyebilecegimiz bir rekabet vardir Tanri’yla onun yarattigi yazarlar ve yaraticilari arasinda.


Tanri’yla sanatcilar arasinda cok garip bir iliski var. Tanri yaratiyor ama yarattiginin cok buyuk bir kismini sakliyor. Tanri yaratiyor ve Tanri’nin yarattiklari onun sakladiklarini aciklayan birilerini yaratiyorlar .

Ve cok gariptir ki, eger bakarsak, Shakespare’in yarattigi Hamlet, Tanri’nin yarattigi butun canlilardan cok daha uzun yasar. Hamlet 400 yildan beri dunyanin ustunde. Tanrinin yarattigi hic bir canli bu kadar yasamadi. Homeros’a bakarsaniz onun yarattiklari daha da uzun yasiyor. Ama Homeros ve Shakespare kendileri o kadar yasamadilar. Cok kisa yasayanlar, cok uzun yasayan birilerini yaratabiliyor. Ve Tanri hicbir zaman o kadar uzun yasayan birini – cani istemediginden olsa gerek- yaratamadi! Bu anlamda kustahca diyebilecegimiz bir rekabet vardir Tanri’yla onun yarattigi yazarlar ve yaraticilari arasinda.

Ama ayni zamanda sunu goruyoruz: Tanri’nin yarattiklari tekrarlanamaz; bir insan bir defa doguyor ama Tanri’nin yarattiklarinin yarattiklari tekrarlanabilir: Su anda yeryuzunde belki de ayni anda 100 tane Hamlet 1000 tane Mackbet vardir. Sahnelerde dolasiyorlardir. Demek ki, sanat hayati daha derinligine gosterebiliyor. Cogaltabiliyor. Ve daha uzun yasatabiliyor.

Mutlu bir yazar yoktur!

Tanri’yla yazarlarin yasadigi rekabetin Tanri tarafindan bir cezasi olmasi gerekir. Eger yazarlarin hayatina bakarsaniz bu cezayi gorursunuz. “Mutlu bir ask yoktur” demisti Aragon. Ama bana sorarsaniz mutlu bir yazar yoktur!

Yazar biyografilerini cocuklugumdan beri cok severim. Cok okurum; daha aralarinda mutlu olanina rastlamadim! Bir yazar, Thomson gibi acliktan sokaklarda cop yemis biri olabilir, Turganyev gibi cok zengin bir ailenin simarik bir oglu olabilir ya da Jack London gibi yoksulluktan gelip butun hayatini inanilmaz bir gorgusuzluk patlamasiyla Amerika’yi sarsarak yasayabilir. Ama bunlarin hayatlarina baktiginiz zaman, aralarindan bir tanesinin bile cok mutlu oldugunu soylemek mumkun degil! Saniyorum ki, bu biraz da Tanri’ya rekabetten dogar ve onlara verilmis bir cezadir!

‘Niye yazarlar bu kadar mutsuz?’ bu konuda tahminlerde bulunabiliriz. Msl. biri, cok kucuk olan hayat!.Tanri, bizleri yapiyor ama kimseyi cok fazla uzun yasatamiyor. Bunun icinde aslinda hepimiz icin asagilayici bir gercek var. Kendi irademizin disinda bir gercek.

Bir insanin hayatinda, kendi iradesinin disinda bir gercek varsa, o insan asagilanir.

Ve biz hepimiz sirf insan oldugumuz, yasadigimiz ve olecegimiz icin zaten asagilaniyorsunuz. Ayrica buna hayatin daha baska turlu asagilanmalari da ekleniyor. Birisi iradesini sizin hayatinizin icine sokuyorsa siz asagilaniyorsunuz. Zannediyorum ki, yazarlar bu asagilanmaya tahammul edemiyorlar. Diyorlar ki, “beni yarattin; bir sekilde kirmak icin. Benimle biraz oynayacaksin ve biraz sonra da “SIKILDIM” deyip kirip atacaksin. Sanatci burada Tanri ile bir rekabete giriyor ve istiyor ki, bu asagilanmayi kirsin. Onun otesine gecsin. O meshur ‘olumsuzluk’ sozcuguyle olumu yensin. Bu sinirlendirici birsey cunku, olumun ne oldugunu bilmiyoruz! Belki kotu birsey degildir. Sokrat’in kendini mahkum eden hakimlere dedigi gibi; “ben gidiyorum. Siz kalacaksiniz ama hangisinin iyi oldugunu kimse bilmiyor.”

Belki kotu birsey degil ama irademizin disinda! Butun sanatcilar zannediyorum ki bu yuzden, iradelerinin disinda gerceklesen bu cizgiyi asmaya calisir ve acinin bir tanesi buradan kaynaklanir. Cunku hic bir zaman hic bir sanatci bunu becerip beceremeyecegini bilemeyecek! Cunku o olumden sonra da devam etmek istiyor. Bunu ogrenmesine ise imkan yok! Dunyanin en cok alkisini alan sanatcilar bile oldukten sonra ne yapacaklarini ve unutulup unutulmayacaklarini bilmezler.

“Mutsuzluk bir tercih degildir.”

Mutsuzluga baktiginiz zaman, mutlulugun cok suremeyen birsey oldugunu goruyorsunuz. Belki de mutsuzluk bunun icin var. Mutluluk cok surdugu zaman, uzun suren hersey gibi sikintiya donusebilir. Ne yazik ki, yapisi itibariyle kisa olmak zorunda. Mutluluk kendi kendini bozma gucune sahip.

Babamin cok guzel bir mutluluk tarifi var. Cok seviyorum. Diyor ki; “mutluluk insanin zamani unutmasidir.” Eger birisiyle yan yanayken zamani unutuyorsaniz, zamanin gectiginin bilincinde degilseniz mutlusunuz.

“Sanatcilar egosentriktir.”

Baska insanlari cok kizdiran bir yapiya sahip sanatcilar. Biraz egosentrikler. Tanriyla rekabetten gelen bir kustahliklari var. Ayrica sanatin kendisine bakarsaniz sanatin kendisi de oldukca kustah.

Yani bir insanin biri gelip size sunu soyluyor. “Simdi beraber yasiyoruz. Ama ben sana ne yasadigimizi anlatacagim.” Bu biraz kizdiriyor insani! “Sen nereden biliyorsun?,” derler. “Niye sen anlatacaksin da biz anlatmiyoruz!” Iste ortak bir kizginligin sonunda bir mutsuzluk ortaya cikiyor. Ama bu kizginlik, diger insanlarin hayatlarinda buyuk bir aydinlik yaratiyor.

Bir cok insan kendisinin aslinda bir sapik olmadigini edebiyat sayesinde ogrendi!

Bizim tek tek yasadigimiz kucucuk kozalarimiz vardir. Gizli hayallerimiz, gizli korkularimiz, gizli umitlerimiz, gizli kimliklerimiz… Bir koza.. Ve bir de, “insanlik” denilen buyuk bir kalabalik vardir. Sanat bu ikisinin arasinda bir kopru kurar. Bu gizli kozada yasanilanlardan “insanlik” denilen kalabaliga haber goturur: “Bak, bu gizli kozanin icinde boyle yasaniyor.”

Bir cok insan kendisinin aslinda bir sapik olmadigini edebiyat sayesinde ogrendi! Cunku buyuk bir ihtimalle insanin kendisinin hasta ya da sapik oldugunu dusundurebilecek hayalleri vardir! Insanin umitleri vardir. Ama edebiyat size sunu ogretir ki, bu insanlara ait birsey. O kucuk kozadan, bireyden kalabaliga bu haberi tasir. O bireye de insanliktan haberler tasir.

Sanatin, bireyle insanlik arasinda bir kopru olduguna inanirim. Eger bu olmasaydi cok daha yalniz, cok daha korkak ve kendi sapikligimizdan cok daha rahatsiz olurduk.

Sanata, ‘hayatin fazlaliklarinin atilmis kismi da’ diyebiliriz.

(Kilic Yarasi gibi adli romanindan bahsediyor.) O kitapta size sasirtici gelen bir sey varsa, o gercek hayattan alinmistir. Size inandirici gelen ne varsa onu ben yazdim! Cunku bir yazar, inandirici bir gercek yaratmak zorundadir. Tanri’ninsa inandirici olmak gibi bir zorunlulugu yoktur. Hic aldirmaz, sasirtici herseyi yapar. Onun icin orada herhangi birsey size “yok ya boyle olamaz” dedirtiyorsa o, gercek hayattan alinmistir. Onu Tanri yapar. Ama size inandirici geliyorsa, onu ben yazdim. Benimkiler onunkilerden daha inandirici . Benim sasirtma gibi bir luksum yok ama onun var! O sasirtabilir.

Rodin’e sormuslar, “Sen bu heykelleri nasil yapiyorsun?” “tasin fazlasini atiyorum. Heykel kaliyor.” demis. Bunu yazi icin soyle soyleyebiliriz. “Hayatin fazlasini atiyorsun ve yazi kaliyor.” Cunku yazi aslinda bir biriktirmeden ziyade bir eksiltmedir.

Eger ben hepinize tek tek sorsam buradaki herkes, neyin yazilacagini biliyor. Neyin yazilacagini bilmeyen kimse yoktur. Mutlaka neyin yazilacagi konusunda herkesin bir fikri var. Burada bir yazarla, neyin yazilacagini bilen herkes arasindaki fark ne? Yazarin farki su: Yazar neyin yazilmayacagini da biliyor. Yani hayatin hangi kisminin yazilmayacagini biliyor. Onun icin sanata, ‘hayatin fazlaliklarinin atilmis kismi da’ diyebiliriz.


Eger kadinlari iyi anlattigimi dusunuyorsaniz ki buna sevinirim. Belki kadinlari nasil iyi yazdigimi sorabilirsiniz.

O zaman daha gercekci bir cevap vermek mumkun. Kadinlari nasil iyi anladigimi sorarsaniz, bunun cevabi; ‘kadinlari anlamiyorum ve ben kadinlari tanimiyorum!’ Yazmak ve tanimak birbirinden farkli seyler… Zannediyorum ki, suradan kaynaklaniyor. Okuyucunun burdaki kucuk hatasi, edebiyatin bir gozleme dayandigini dusunuyorsunuz. Gercekten romanlarin bir kismi gozleme dayanir. Ama bence gozlemle cok iyi bir roman cikmaz. Bu gozlemekle olacak bir sey degil! Edebiyat bir bilgi isi degil. Edebiyat bir sezgi isidir. Ozellikle yazarlik icin sezgi, bilgiden cok daha onemlidir.

Bence kadinlikla – intihar arasinda bir iliski var.

(Kadinlarin en iyi anlatilmasina, Madam Bovary’I de, Anna Karannina’yi ornek gosterdiniz. Her ikisi de intihar etti. Bunu kadinin en iyi anlatilmasiyla nasil bagdastirabiliyorsunuz ?” sorusuna cevaben)

Bence kadinlikla – intihar arasinda bir iliski var. Ozellikle o cagda daha da fazla vardi. O cagda hatta belki bugun bile yasamak istedigini yasayan kadini cok kotu yaparlar. Toplum onlari intihara kadar goturur. Cunku kadinlarin yasamak istediklerini yasamalari yasaktir.

Bugun bile cok ozgur bir toplumda yasamamiza ragmen, hala kadinlarin yasamak istediklerini yasamalari yasaktir. Yasak deegilse tehlikelidir. Kadinlarin sinirlari cizilir: Sunlari yasamalisin! (Hatta daha korkutucu, yalniz sunlari yasamalisinla cizilmiyor! Sunlari yasamak istemelisin.) Kadinlari daha kucuk bir kizken alip ne yasamak istemeleri gerektigini bombardiman ediyor toplum! Aileyle, okulla… Sunlari iste, eger bunlari istemezsen namuslu olmayacaksin! Hic bir kadin da kalkip “sart midir?” demiyor.

Cok eglenen namuslu kadina rastlamadim.

Yani “eglendim, ne guzel yasadim, oldum” diyen namuslu kadin azdir. “Cok eglendim cok eglendim” diyorsa, toplum ona “namussuz” diyordur. Bu celiskiyi bulmak lazim. Niye cok eglenen kadinlar namussuz ve cok namuslu olanlar sikiliyor?

Burada toplumun –sizin sordugunuz gibi- iki kahramani da intihar etti. Cunku iki kahraman da topluma ragmen kendilerine ait hayalleri gerceklestirmek pesine dustuler. Biri cok bencil bir herifi sevdi ama evliydi; oburu kendine gore baska hayalleri yasamak istiyordu ama o toplum icinde bu mumkun degildi.

Toplum kadin icin ciddi bir hapishane.

En azindan zihinsel birhapishane. Bir kadinin o zihinsel hapishaneyi asmis olmasi cok zordur. Zaten onu hemen tanirsiniz: ‘O asti!’ Onun baska adi da var ama ayip soylenmiyor.

Toplumla kadin arasinda cok ciddi bir surtusme oldugu kanaatindeyim. Zavalli kadinlarin her birinin resmi bir gorusu oldugu! Simdi hepsine tek tek sorsak bize resmi goruslerini soyleyecekler: ‘Tabi bir kadin namuslu olmali. Ailesine bagli olmali. Erkegine sadik olmali. Ve cok sikilmali evet!” Ama sikiliyorsun!!! “E, sikiliyorsam olsun!” Bunun karsiliginda guven tabii! Kadinlari hep ovecek degiliz!

Kadinlarin bir pazarliklari var tabii toplumla! Hayatlarindan vazgeciyorlar, karsiliginda guvence istiyorlar. Eger toplum ve toplumun bir ayagi olan erkek, onlara bir guvence verecekse onlar kendi yasamlarindan eglencelerinden, mutluluklarindan, coskularindan ve sevinclerinden vazgecebiliyorlar. Boyle bir anlasma var. Eger, onlar kendi hayatlarini yasamak isterlerse toplum ve toplumun ajani olan erkekler o zaman onlarin hayatindan guvenceyi cekiyor. O zaman kadinin tek basina dovusmesi gerekiyor. Ve kadinlar, butun ozgurluk hareketlerine ragmen, genel olarak butun dunyaya baktiginizda henuz bu mucadeleye cok hazir degil!
Tek basina ayakta kalacak. Dovusecek. Bu sadece para kazanmak manasinda egil. Para kazanarak ozgurlugunu kazanmis kadinlar cok var. Zihinsel ozgurlugunu kazanmaksa daha zor birsey. Binlerce yildan beri sartlandiriliyorlar! “Kadin nasil olmali?” Buradaki butun kadinlarin kafasinda ‘kadin nasil olmali’ diye bir tarif var. Cok sikici bir kadin tarifi buyuk ihtimalle. Hangi anne kizina eglenecek bir kadini ogretiyor ki? Hangi anne yapilmasi gerektigini soyluyor? Butun anneler ve babalar kizlarina ne yapilmamasi gerektigini soyluyor. Boyle bir hayat baslar mi? Ben olsam kuskulanirim. “Niye, ne var orada diye?” sorarim. Geziniyim, yapiyim bakim ne oluyor? Ve kuskulandim da dogrusu! Yapinca da cok eglenceli oluyor tavsiye ederim ama kotu de olabilir. Kotu doverler!

Ozgur olmak istiyorsaniz cok guclu olmak zorundasiniz.

Ozgur olmak istiyorsaniz, once kendinizi bir tartin, ben bu ozgurlugu yasayabilir miyim? Ve bence uydurmayin. Cok kolay degildir. Insanin ailesi tarafindan tasvip edilmeyen bir seyi yasamasi cok agir bir yuktur. Bunu tasiyabileceginizi zannedersiniz ama bunu tasimak cok zor olur. Bir adami seversiniz; ailenize ragmen evlenirsiniz; askiniz bunu goze alacak kadar buyuktur. Ama o ask yavas yavas bir yerinden golgelenir. Annen ve baban bundan memnun degilse bunun golgesi er gec oraya duser. Zaten korkunc olan budur. Sadece maddi bir baski yok. Duygusal bir baskiyla da karsi karsiyasin. Sevdiklerin senden memmun degil. Bu tasimasi cok kolay birsey degildir. Gercekten buyuk bir guc ister. Buyuk bir baskaldiri ister, buyuk bir isyan ister ve haykirmak ister. Sanat burada da biraz yardim eder iste!

Kadinlar erkeklerden daha merakli.

Kadinlarin duygulari ve dusunceleri arasindaki iliskide cok ciddi bir farklilik oldugu dusuncesindeyim. Kadinlarin duygularinin cok daha hizli degistigini ve dusuncelerinin bunu takip etmekte biraz gucluk cektigini zannediyorum!

Siz, yeryuzunde herhangi bir erkegin bir kadinla yemek yedikten sonra erkek arkadasina telefon edip “ya, ben bu Leyla’dan hoslaniyorum. Acaba duygularim gercek mi?” diye soru sordugunu hic duydunuz mu? Ama kadinlar icinse bu, temel soru! Neredeyse bir iliski bu soruyla baslar. Neredeyse bu sorunun olmadigi iliski yok gibidir: “Ben bu erkekten hoslaniyorum. Duygularim gercek mi?” Peki neden kadin kendi duygulariyla ilgili bir supheye sahip? Duygu onun duygusu. Ne duydugunu en iyi o biliyor ama arkadasina soruyor, “benim duygum gercek mi?” Bunu neden soruyor ve neden kendi duygusundan kuskulu?

Erkegin duygulari ve dusunceleri birebir gider: Bu kadin guzel. Duygum bu dusuncem de bu! Degismez yani. Arasinda bir kayma olmaz. Ama kadinlarin duygulari cok suratli bir sekilde degisiyor ve dusuncesinin yakaladigi duyguyu kuskuyla karsiliyor cunku sezgisi sunu biliyor, “acaba ben bir duyguyu yakaladigim sirada duygum degismis olabilir mi?” Yani ben bu adama ‘seni seviyorum’, dedigim anda asla onu sevmiyor bir asamaya gecmis olabilir miyim? Bu cok mumkun ve biz erkekleri de mahveden bir sey.

Yani kadin duyguyu yakaladigi bir anda, o erkege soyluyor! Biz bir erkegiz. Erkek demek bir tur moblelik esya gibi bir seydir. Bunu duyuyor ve inaniyoruz. Bu benden hoslaniyor. Inandigimiz anda simariyoruz da! Sen benden hoslaniyorsun! Fakat kadinin dusuncesini duygusu yakaladigi sirada, o duygu cok buyuk bir ihtimalle iyiye ya da kotuye dogru mutlaka degismistir. Biz o degisikligi bilmeyiz ama kadin sezgileriyle ve tecrubeleriyle de bunu biliyor. Cunku daha once Huseyin’e ‘seni seviyorum’, demis. Ertesi sabah uyanmis, Huseyin’I sevmiyor. Ve Huseyin halbuki kapinin onunde bekliyor onu ve bunu bir kez daha yasamak istemiyor. Onun icin hemen arkasasina soruyor. Sen hatirlarsin, ben oyle demistim!

Duygusu gercek miydi? Bu duygu ve dusunce arasindaki senkron eksikligi kadinlari erkeklerden cok daha merakli, cok daha irdeleyici ve olaylarin arkasini gorme ihtiyacina dogru goturen bir hareket yaratiyor. Biz bu kadar merakli degiliz. Cunku biz,cok net cok yaliniz. Kadinlar, cok daha karmasik ve surekli merak ediyor. Kendisi bile duygularindan emin olamayinca herseyden supheye dusuyor: “Ya, benim duygularim bile boyle degisiyor ve ben bunu yakalayamiyorsam baska neleri elden kaciriyorum? Onun icin kadinlar, erkeklerden daha cok kitap okur. Cunku duygularinin degisiminin nasil oldugunu erkeklerden cok daha fazla merak ediyorlar.


Erkekler gorunur bir iktidarin pesindedir.

Aramizda cok temel farklar var. Biz kalabalikta iktidar sahibi olmak isteriz. Ve bu bize yeter. Kadinlar ise esas, gorunmeyen gizli iktidari isterler.

Bir arastirma okudum. Bence kadinla erkek arasindaki en onemli farki gosteren arastirmalardan biridir. Kadinlara ve erkeklere ayni soruyu soruyorlar. “Sevdigimiz ya da birlikte oldugunuz insan sizinle sevisirken bir baskasini mi dusunsun yoksa bir baskasiyla sevisirken sizi mi dusunsun?”
Erkekler diyorlar ki – butun erkekler ayni cevabi veriyor- “benle sevissin kimi dusunurse dusunsun.” Kadinlar diyorlar ki, “baskasiyla sevissin ama mutlaka beni dusunsun.” Simdi biri sadece goruneni istiyor yani kadinin bedeni ve gorunur iktidari, oburu esas gorunmeyeni, erkegin ruhunu ve onu ele geciren gizli iktidari istiyor. Mesela neden cok iktidar sahibi erkekler evlerinde cok gucsuzdurler?

1) Gucleri yetmez.Cunku tum enerjiyi disariya verirler.
2) Gorunur iktidar onlari o kadar doyuru ki, gizli iktidari kendi elleriyle verirler.”


Bahar 2003.

© Eylül 2005, IşıkBinyılı

© IŞIK BİNYILI e-dergisi; The Light Millennium bunyesinde kamu yararına ve kamu tarafından desteklenen yayıncılık ilkesiyle, 17 Temmuz 2001 tarihinde, Bircan Unver tarafindan, New York'ta kurulmuştur. Vergiden muafiyet statusune (501, (c) (3) ise 17 Temmuz 2001 tarihinden gecerli olmak uzere hak kazanmıştır. Bu sitenin içeriği kurucularinin izni olmaksızın kopyalanamaz. Sitenin tum icerigi "The Light Millennium"a aittir. Uluslarası telif hakları kanunlarıyla korunmaktadır ve her hakkı saklıdır."
Genel Yayin Yonetmeni: Bircan Unver
The Light Millennium'un Ingilizce sitesinin cizgisinde; Tasarlayan ve Geliştiren Bali & Bali Works

Bali & Bali Works