yelinTable 'lightmil_pelin.issues' doesn't exist Işık Binyılı | Sayı No:
   

Metin Güçlü, mavi tuval üzerine yağlı boya, 120X100cm

Metin Güçlü,

Sema Olgaç, Metin Güçlü ve Bircan Ünver (soldan sağa), EkavArt Gallery, 1 Subat 2010, Istanbul
Bağlantılar:
Emin Çetin BİLGİN'in yazısı: "TENNURESİ İÇİNDE BİR DERVİŞ METİN GÜÇLÜ VE 'ÖLÜM' TEMASIYLA BERG'İN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ.."
Metin GÜÇLÜ - Özgeçmiş

SANAT

SAĞANAK YAĞMUR ve METİN GÜÇLܒnün “Hİǔleri ÜZERİNE..

Bircan ÜNVER

Metin Güçlü, “ruHun perdesİni aÇmak” sergisindeki Mevlana’nin mistisizm ile quantum teorisi –enerji- bileskesinde “hiç”e yaptığı göndermeyle, “öz’un özü” olan ruh’un perdesini “Hİǔleriyle açan bir sanat yolcusudur. Bu yolculuk, aynı zamanda varoluşa giden bir yolcuğun da kendisidir..

Işıkbinyılı.Org, 3 Şubat 2010, İstanbul

““ruHun perdesİni aÇmak”” sergisi 14 Şubat tarihine kadar Istanbul Ekavart (Eğitim Kültür Araştırma Vakfı) - Süzer Sanat Merkezi'nde izlenebilir.

Ressam Metin Güçlü ile yanılmıyorsam 1994 veya 1995 yılında ortak bir arkadaşımız olan Elvan Arpacık aracılığıyla tanışmıştık. Özellikle kendisinin o dönem ders kitapları alanında yayıncılık yapıyor olmasına karşın, sabahlara kadar yıllardır resim yapmakta olduğu ve 400’den fazla resminin olduğu, o yıllardan kendisi hakkında ilk aklımda kalmış olan bilgi.

O dönem en çok ilgimi çeken, resimlerini sergilemeyi düşünmüyor oluşuydu.. Hatta adeta bir sır gibi resimlerini yapmaya devam ederek – biriktirerek, kendi yaşam süreci içinde veya sonrasında resimlerini özel bir müzede sergilemeyi düşündüğü ifade etmişti. Bunun sonucu olarak üst üste yığılmış resimlerini tek tek çıkartarak bir çoğunu ilk kez o dönem görmüştüm. Tutkuyla ve yıllardır yüzlerce yapmış ve yapmaya devam etmekte olduğu resimlerinden bir seçmeyle bir sergi açmasını önermiştim. Ancak, o dönem sergi açmayı düşünmediğini belirtmişti.

Aradan bir on yıl geçti.. Yıl 2005. New York’tayım.. Metin Güçlü’den ilk kez bir e-posta aldım. Nihayet ilk sergisini açmaya karar vermiş. Sergi ön hazırlıkları içerisinde katoloğuna resimleri hakkında bir yazı yazıp yazamayacağımı soruyordu!

Öncelikle, bu kararını sevinçle karşılamıştım. E-postada katalog ve sergide yer alacak bir kaç dijital resimi de ekli olarak göndermişti. Bununla birlikte, ilk resimlerini gördüğümün ardından on yıl geçmiş olması ve sergide yer alacak resimlerin de orijinalini görmeden, katolog için bir yazı yazmak doğru gelmediği için üzülerek yazamayacağımı bildirdim.

Yaşamın kendi içindeki iç döngüsünde, bireysel koşullarımız ne olursa olsun, onun bizim için bizi aşan planları var! Bu kaderci bir yaklaşım değil, kesinlikle. Ancak evrensel enerjinin ve bütünün bir parçası olduğumuzu düşünen ve inanan bir yaklaşımda, yaşamın bizim için bizi aşan planlarının olduğunu, -onu görebilelim veya göremeyelim, sezelim yada sezemeyelim- düşünüyorum.

Özellikle de bunu son yirmi yıldır birebir yaşadığım bir çok tecrübe ve geriye dönüp istem dahili ve harici verdiğim her karar ve dönüm noktasına baktığımda, bizi aşan ve bizim adımıza var olan bu olgunun varlığına daha kuvvetli inanıyorum. 



Zira Güçlü’nün açılacak sergisi için katolog çalışmaları içinde olduğu ve iletişim kurduğu tarihten sonra aylar geçmişti… 2005 sonbahar ve kış dönemi İstanbul’a gelmiştim..

Daha öncesinden ise İstanbul’da ne zaman bulunacağım konusunda ise hiç bir bilgim yoktu. O süreç içinde Güçlü’nün e-sergi davetiyesini alınca, böylece ilk kez 2005 yılındaki Fulya’da ki sergisinde resimlerini bir sergi düzeni ve seçilmiş bir tema çerçevesinde izleme olanağını edinmiştim.

Bu kez, yeni sergisinin e-davetiyesini ise Erivan’da aldım. Ancak oradaki çok yoğun programlar nedeniyle e-postayı açıp, serginin açılış bilgilerine dahi bakamamıştım bile.. Erivan’dan dönüşün ertesi günü olan 1 Şubat, Pazartesi günü sevgili arkadaşım ve sanat yazarı Sema Olgaç, öğlen üzeri Metin Güçlü’nün sergi açılışına akşam birlikte gitme önerisiyle telefon edince, e-davetiyeyi anımsadım. “Tamam, iyi olur, gidelim,” dedim.

Pazartesi öğleden sonra bir ara sokağa çıktığımda, hava çok güzel, gökyüzü mavi içinde güneşli, ılık ve pırıl pırıldı. Akşam 18:00’den sonra sergi açılışı için yola çıktığımda ise yağmur yeni yeni çiselemeye başlamıştı.. Ve rüzgar da sert esiyordu..

Sema ile 7:00- 7:15 arası sergide buluşmayı kararlaştırmıştık. Oysa sergiye ancak 8:00-8:30 arası ulaşabildim! Trafik tam bir kiletlenme halindeydi. Taksim'e geldiğimde, yağmur adeta gökyüzünden gümbür gümbür çağlayan nehirler gibi İstanbul’u yıkıyordu.. Kitlenmiş olan trafik nedeniyle, yeniden bir araca binmeyi de göze alamadım. Gökten İstanbul’a oluk oluk akan yağmura rağmen yürümeyi tercih ettim.

Tabii sergiye nihayet ulaştığımda ise saçlarım adeta ‘duştan yeni çıkmış’ kadar ıslanmıştı.. Kabanım ve şalım ise yine su içindeydi..
Genelde şemsiye kullanmayı sevmiyorum ve taşımıyorum. Biraz da öğleden sonraki havanın etkisiyle, öylesine oluk oluk akan bir yağmuru da tahmin edememiştim.

Sonuçta sergi salonunun önündeki koridora ulaştığımda Metin Güçlü ve eşi Gaye’yi galerinin içinden gördüm. Sergiye girmeden bir an önce kurulanmayı düşünürken, o esnada Sema seslendi.

Kurulandıktan sonra ise yine galerinin karşısında ve koridor üzerinde yer alan video enstelasyonun başlangıcını gördüm. Video enstelasyonunda da, ağaca sırtını dayamış bir adam, sağnak bir yağmurda, yemyeşillikler içinde başını montunun kapşonu ile kapatarak yeşilliğin içine doğru yürüyordu..

Henüz yeni kurulanmıştım ki, yeniden yağmurlu bir video enstelesyonunu hemen izlemek içimden gelmedi. Çünkü, dışarıdaki yağmurun adeta içeride de devam ettiği duygusuna kapıldım.

Sergi salonuna girince, ilk genel göz atışta serginin bütünlüğü kadar, teknik olarak Max Ernst’in sanat dünyasına kazandırdığı kumaşları boyaya batırarak tuval üzerinde oluşturduğu doku üzerinde, renk ve formlar üzerine kurguladığı tekniğin, serginin teknik çözümlemesi olduğunu farkettim. Güçlü'nun yeni sergisinin resimsel anlatım dilinde, gerek 15 yıl önce ilk kez gördüğüm resimleri ve gerekse 2005’teki sergisinden teknik ve anlatım dili olarak çok büyük bir fark ve değişim geçirmiş olduğunu da hemen dikkatimi çekti.

Buna paralel, daha önceki dönem resimleri çok planlı/parçalı ekspresyonist, hatta “post-modern ekspresyonizm” olarak da tanımlanacak bir üsluptan, doğrudan soyut, -somut/kesin planlardan çok- ve iç içe yumuşak renk uyumlarına geçişlerle hem her bir resmin kendi içinde hem de serginin bütününde birbirini tamamlayan, bütünleyen ve devamlılığı olan yeni bir anlatım dilini Güçlü'nün yakalamış olduğunu izledim.

Sergide ki resimlere tek tek ve yine sergi bütününde bir kez daha baktıktan sonra mistik ve felsefi bir boyut etkin olarak kendini gösteriyor. Metin Güçlü ile serginin ilham kaynakları ve yeni sergisiyle, “ne'yi aradığını” konuştuğumuzda ise, “ruHun perdesİni aÇmak” sergisinin sanat yaşamında “ikinci dönemi" olduğunu ifade etti.

Buna paralel, bazı resimlerinde, teknik etkinin resmin teması ve esteğine baskın olarak kendini hissettirmesi – öne çıkması dışında, Güçlü’nun sanat yaşamında gerçekten yeni bir döneme geçmiş olduğunun da tanıklarından biri olduğumu hissettim.

Güçlü, sergisinde "Mevlana – mistisizm – birlik - ‘hiç’lik”, "Einstein – Hawkings – quantum teorisi – enerji - evren” temalarını yatay ve dikey soyut formların bileşkesindeki soyutlamalarla irdelediğini ifade ediyor. Sergi bütününde de bu referanslara gönderme yaparak, Sanatçı’nın görsel sunumu ve sözel anlatımı da birbirini tamamlıyor. Aynı zamanda görsel ve mistik bir renk senfonisi etkisini de veriyor.

Bu noktada, özellikle "mistisizm", "Mevlana" "ruh/hiçlik" temaları
çerçevesinde, enstelasyonunun sağanak bir yağmur içinde kurgulanmış
olmasıyla -akşam üzeri başlayan yoğun sağnak yağışıyla bu kadar örtüşmüş olmasından dolayı, "sanatçı"nin öngörüsünün veya “mistik bir gücü" olduğunun da sergisinin bir kanıtı olduğunu düşündüm. Bu düşüncemi spontane olarak Sema ile de sergi esnasında paylaştim.

Artık iyice kuruduktan, sergiyi izledikten, resimler çekildikten ve Emin Çetin Girgin ile Ufuk Suçsuzer ile sohbetten sonra, ilk başta "yağmur"un etkisiyle ertelemiş olduğum video enstelasyonunu, bu kez tam da sergi kapanmak üzereyken izledim.

Ve ancak o zaman, enstelasyonun başının "Biz Neyiz?" sorusuyla başladığını gördüm.

Video enstelasyonunun bitimindeki metni okuduğumda ise yine Mevlana'dan yola çıkarak, "ne’yi arıyorsan, o'sun" düşüncesini çağrıştırdı. Ve sanatçının gizil gücü olan sergisi aracılığıyla, sergisinin açılış akşamı için "yağmur"u çağırmış olduğunu düşündüm! Çünkü, sergisinde yer alan video enstelasyonu kadar çoğu “isimsiz” olan yapıtları arasında, isim vermiş olduğu bazı yapıtlarından birinin adının da "Yağmur Yağarken Şeb'i Aruz" olması, serginin mistik içeriğiyle gerçek dünyanın – hava koşullarının bu denli örtüşmesinin bir rastlantı olmadığını düşündüm. Serginin bütün de “mistik” bir enerji oluşturarak, evrensel çağrıların harekete geçmesiyle; sergi açılışına paralel, gürül gürül gökyüzünden yağan “yağmur”u da beraberinde getirerek, İstanbul'u bir güzel tepeden aşağı yeniden yıkadı ve arındırdı...

Aynı zamanda, Güçlü’nün "Yağmur Yağarken Şeb'i Aruz" resmiyde olduğu kadar serginin bütününde de, Erol Akyavaş' ın sanatıyla, ozellikle de “Miraçname” serisiyle ilişki kurmadan geçemedim.

Video enstelasyonu ve sergi mi yağmuru çağırdı yoksa evrensel enerjiyle Güçlü’nün sezgileri mi buluştu?

Buna kesin bir yanıt bulmak zor olabilir.. Buna karsın önemli olan öylesine bereketli bir yağmurun bahara bir çok ağac, bitki ve canlıya yaşama gücü verecek olması ve bu yağmur sularının nehirlere - dağlara depolanacak olması..

Ve yemyeşillikler içindeki sağanak yağmurla, quantum fiziği ve mistik felsefenin görsel arayışında, "sanatçının" evrenle uyum, evrensel gücü ve paralelliğinin bir kanıtı da Güçlü’nun serginin içeriğiyle hava koşullarının bu kadar birbiriyle bütünleşmesi ve kurgusal – düşünsel – hayal gücü ile dış ve gerçek dünyanın birbirini tamamlamasıdır, kanımca..

Resim - sanat/edebiyat insan ruhunu yıkar, arındırır, yeniler, geliştirir, güçlendirir, hayat verir ve insanoğlunun varoluşunun izleridir de aynı zamanda..

Yağmur ise hele öylesine gümbür gümbür ve gökyüzünden boşalırcasına yağan yağmur, yıkar tüm şehri, yeniler, bereket getirir ve hayat verir..

Her bir yeni serginin, insanın kendini arayış yolculuğunun da, kendi yaşamında bir arınma - yenilenme ve yeni bir çizgi olduğunun bilinciyle, bu yolun çok verimli gelişerek, olgunlaşarak, Güçlü’nün bu çizgiyi daha ileri safhalara taşıyacağına inanıyorum.

Ve Metin Güçlü, bu sergisindeki Mevlana’nin mistisizm ile quantum teorisi –enerji- bileskesinde “hiç”e yaptığı göndermeyle, “öz’un özü” olan ruh’un perdesini “Hİǔleriyle açan bir sanat yolcusudur. Bu yolculuk, aynı zamanda varoluşa giden bir yolcuğun da kendisidir..

-Serginin küratoru: Beste Gürsu.

©Bircan Ünver, 3 Şubat 2010, Istanbul - http://www.isikbinyili.org

© Şubat 2010, IşıkBinyılı

© IŞIK BİNYILI e-dergisi; The Light Millennium bunyesinde kamu yararına ve kamu tarafından desteklenen yayıncılık ilkesiyle, 17 Temmuz 2001 tarihinde, Bircan Unver tarafindan, New York'ta kurulmuştur. Vergiden muafiyet statusune (501, (c) (3) ise 17 Temmuz 2001 tarihinden gecerli olmak uzere hak kazanmıştır. Bu sitenin içeriği kurucularinin izni olmaksızın kopyalanamaz. Sitenin tum icerigi "The Light Millennium"a aittir. Uluslarası telif hakları kanunlarıyla korunmaktadır ve her hakkı saklıdır."
Genel Yayin Yonetmeni: Bircan Unver
The Light Millennium'un Ingilizce sitesinin cizgisinde; Tasarlayan ve Geliştiren Bali & Bali Works

Bali & Bali Works