yelinTable 'lightmil_pelin.issues' doesn't exist Işık Binyılı | Sayı No:
   

Muzaffer Baca

Yazı

FASON TÜRKÇE

Muzaffer BACA

Bir millet dili özgürse özgürdür. Ve kendi dilinde yeni kelimeler üretebilirse de özgürlüğü devam eder. Bu da üretmeye bağlı bir şey. Biz Türkler uzun süredir bir şey üretrmiyoruz. Ürettiklerimizi de yabancı isimler koyarak satıyoruz. Ya da yabancıların mallarını onların adıyla üretiyoruz. Artık günlük yaşamımız öylesine yabancı markalı ki dönüş mümkün görünmüyor. Ne Türk Dil Kurumu ne Meclisimiz ne hükümetimiz Türkçeyi moda yapamadılar. Böyle giderse fason Türkçeyle hayatımızı sürdürmek zorundayız. Nasıl mı? İşte örneği. İleride bunu da bulamayabiliriz. Günlük yaşamımdan bir kesinti olayı anlatmaya yeter de artar bile.

“Bu sabah erken uyandım. Rob de Chamber’ımı giydim. Banyoda Dove sıvı sabunla ellerimi yıkadım ,ardından da yüzümü. Palmolive traş köpüğünü yüzüme sürdüm. Gilette Mach3 traş bıçağıyla güzel bir sinekkaydı traş oldum. Oral-B diş fırçasına Signal macunu sürdüm ve dişlerimi fırçaladım. Hanım kahvaltıyı mutfakta hazır etmişti. Neyseki buradaki gıdaların tamamı yerliydi. Siemens buz dolabımızı açtım, Nestle süt şişesinden bardağıma süt doldurdum. Penguen’in reçellerine bayıldığımdan çilek reçeli kavanozunu çıkardım. İtalyanlardan öğrendiğim ve midemin düzelmesine yol açan kekikli zeytinyağına ekmeğimi bandırarak kahvaltıya başladım. Zeytinyağı Lio’nun yeni ürünüydü.

Yiyecekler dışında neredeyse hiç Türkçe markaya veya isme rastlayamıyordum. Yüzümü Maisonette havluya silmiştim, yatak odamızın çarşafları da Unique markaydı. Hanıma söylenmeye başladım. Neden bizim evde herşeyin markası yabancı diye.

-Yerli marka mı var? dedi.

Peki ya Vestel, Beko, vb. ne oluyor diyecektim ama o isimlerin de yerli olduğuna nasıl inandıracaktım.

Söylene söylene giyindim. Övünmek gibi olmasın(?) ama herşeyim markaydı yani(?). Takım elbisem Altimod, kravatım Vakko, gömleğim Abbate, ayakkabılarım Adela. Hepsi Türkiye’de üretilen ürünler ve Türk malı ama kaliteli ve dışarıda yok satıyor. Sadece isimleri yabancı yani.

Neyse takmıştım bir kere yabancı markalara ve isimlere. Eşime (bye bye) deyip evden çıktım. Arabamı çalıştırdım. Sizlerin çoğu (marşa bastım )diyor tabii ki. Toyota’lara bayılıyorum: Çok güvenli ve sessiz arabalar. Nasıl hareket ettiğimi bile anlamadım. Blaupunkt teybi var (ekolayzerli). Bir de CD bölümü var. Müzik kalitesine bayılıyorum. (Blues) dinlemek için radyoları taramaya başladım. Joy-FM, Best-FM, Powerturk, Radyo Mega, Number One FM derken güzel bir (Blues) radyosu buldum. Kendimi San Fransisco sokaklarında seyreder gibi hissettim. Bizim Bostancı sahili zaten farklı değil ki. Bağdat caddesine girdim. Türkiye’demiyim ABD’demi belli değil. Starbuck Kafeler, Marks and Spencer’ler,(Auto Showroomları), Abbate, Duffy, vb. Her yer yabancı tabela... Araya bir Zeynel veya Hasan Usta tatlıcısı sıkışmış. Aslında onlar da iyi müşteri toplamış... Kahvaltı da veriyorlar. Bağdat caddesinin sonu Fenerbahçe stadından E-5’e çıktım. Boğaz Körüsünden Avrupa Yakasına geçeceğim. Sabah trafiği tam bir kesmekesi. Sağımda solumda Reanult’lar,Fiat’lar,Mercedes’lar,Huyndai’ler... Hindistan’ın Tata’sı bile var. Nereden bulurlar bu kadar değişik arabayı. Peki Renault’lar, Fiat’lar, Hyundailer, Toyota’lar Türkiye’de üretilmiyor mu? Genellikle taksilerde rastladığımız Murat Şahin veya Kartal’ların dışında arabaların üzerinde Türkçe isim yok.

Neyse köprüye vardık. Muhteşem bir manzarası var Boğaz Körüsünün. Tıpkı San Fransisco’nun Golden Gate köprüsü gibi. Bu bir kompleks olmalı. Neden ille de Batıdaki bir yere benzetme gereği duyuyorum ki. Aslında bizim Boğaz dünyanın en güzel boğazı ve asma köprülerimi en güzel manzaraya sahip köprüler. Bu çeşit aşağılık duygularını aşmamız gerek diye düşündüm.

Radyoda müzikten sıkıldım. Kanal değitirmeye yöneldim. TRT FM’de Fason Üretim kousunda bir programa takıldım.

Türkiye’nin özellikle tekstil ,otomotiv ve beyaz eşyada fason üretim sayesinde ihracatının ikiye katlandığını anlatıyorlardı. Ve koca koca iktisat profesörleri bunun doğruluğunu savunuyorlardı ülkemizin aramal üretebileceğini temel üretimde rekabet gücü olmadığını iddia ediyorlardı. Belki de haklılardı ama ben onlara hak vermek istemiyordum.

Sonunda biri baklayı ağzından çıkardı.
-Şimdi bu gömleklere Çeyiz Gömlek, ya da Yakışıklı Kostüm deseniz ve Avrupa’ya satmak isteseniz kim alır? Bırakın Avrupa’yı Türkiye’de rekabet edebilirler mi? 50 YTL’ye satacağınız gömleği ancak 10 YTL’ye satarsanız müşteri bulursunuz. Yani kar yapamazsınız. Bugün dünyada her şey paraya tahvil ediliyor.

Eh be hoca dedim içimden. Peki bir dili ve o dili kullanan bir milleti nasıl paraya tahvil edeceksiniz. Herşeyimiz fason diye dilimiz de milletimiz de mi fason olsun yani.

Ama elbette onların her sözünün ardında bir iddia ve bir hedef var. Peki buna alet olan bizlerin. Türkçemizi fason dil yapmak için bizi kullanmıyorlar mı?

Neden hepimiz Türkçeyi doğru ve yalın kullanmayı başlatmıyoruz. Neden Türkçeyi moda yapmıyoruz. Halk ve devlet bu konuda neden aynı hedef peşinde değil.

Ya da neden devlet buna sahip çıkmıyor? Bu memleketin Türk Dil Kurumu, Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Üniversiteleri, Enstitüleri neden bu konuda kafa yormaz ya da girişim başlatmaz?

Sorular bitmez tabii. Ben Asya yakasından Avrupa yakasına geçerken bunları düşünüyordum. Ya siz?

© Aralık 2005, IşıkBinyılı

© IŞIK BİNYILI e-dergisi; The Light Millennium bunyesinde kamu yararına ve kamu tarafından desteklenen yayıncılık ilkesiyle, 17 Temmuz 2001 tarihinde, Bircan Unver tarafindan, New York'ta kurulmuştur. Vergiden muafiyet statusune (501, (c) (3) ise 17 Temmuz 2001 tarihinden gecerli olmak uzere hak kazanmıştır. Bu sitenin içeriği kurucularinin izni olmaksızın kopyalanamaz. Sitenin tum icerigi "The Light Millennium"a aittir. Uluslarası telif hakları kanunlarıyla korunmaktadır ve her hakkı saklıdır."
Genel Yayin Yonetmeni: Bircan Unver
The Light Millennium'un Ingilizce sitesinin cizgisinde; Tasarlayan ve Geliştiren Bali & Bali Works

Bali & Bali Works