yelinTable 'lightmil_pelin.issues' doesn't exist Işık Binyılı | Sayı No:
   

Yunus Emre

Yazı

AŞK ELÇİSİ: YUNUS EMRE

Talat HALMAN, Prof.

Anadolu'nun özünden gelen ve hümanizmanın en iyi temsilcilerinden biri olan Yunus Emre, barışa ve uluslar arasında âhenge kendini adamış ve insan ruhunun asil duygularını baştacı etmiştir.

Haber eylen âşıklara:
Aşka gönül veren benim;
Aşk bahrisi olubanı
Denizlere dalan benim

Deniz yüzünden su alıp
Sunuveririm göklere,
Bulutlayın seyran edip
Arşa yakın varan benim.

Yıldırım olup şakıyan,
Gökte melâik dokuyan,
Bulutlara hüküm süren,
Yağmur olup yağan benim.



Mistik rûhun şairi, canevinde bir tanrısal kudret bulur. Çünkü aşkın şairidir, sevgilerin elçisidir o. 13üncü Yüzyıldan 14üncü Yüzyıla dev adımlarla ve derin heyecanlarla geçen Anadolu ozanı Yunus Emre, aşkın özvarlığını yaşamış ve dile getirmiştir. Boşuna dememiş: “Kimde bir zerre aşk varsa / Çalap (tanrı) varlığı ondadır.” Ve onun için, tüm inançlara ve dinlere, tüm kutsal kitaplara sahip çıkar: “Evvel benim, âhir benim / Canlara can olan benim… Bir nazarda dünya düzen / Dört kitabı doğru yazan / İncil benim Kur’an benim.”

760 yıl önce doğmuş olan Yunus Emre, Çağına ve sonrakilere, bugüne ve bizlere sevgi ve barış çağrıları gönderiyordu:

Ben gelmedim dâvâ için,
Benim işim sevi için.


Yaşadığı dönemde, Haçlı Seferleri ve Moğol akınlarıyla yıkıntılara uğramış olan Anadolu’da, Yunus tasavvufun çoşkusunu ve lirik Türkçenin - - halk dilinin - - sesini yere göğe duyurdu. Selçuklu İmparatorluğunun güneşi sönerken, Yunus köyleri kasabaları dolaşarak, derinliklerle, inceliklerle dolu sevgi ve ahlâk şiirlerini okuyordu. Gerek şiirleri, gerek ilâhileri, önce Osmanlılara, 20nci Yüzyılda da modern Türkiyeye ilhamlar verdi. Yunus’un aşkı ve erdemi baş-tâcı eden yalın eserleri, dünyada barış ve dayanışma ülküsü, hümanizma ve evrensellik rûhu, Tanrı ile insanların birliği, toplumsal adalet anlayışıyla yoğrulmuştur.

13üncü Yüzyıl, Anadolu’nun “Mucize Yüzyılı”dır. Selçuklular, dünyanın batıya uzanan tek yarımadasını Türkleştirirken, İslamlaştırırken, yeni bir uygarlığın rengârenk boyutları yerleşiyordu. Anadolu’nun nice eski uygarlıklarının kalıtlarından oluşmuş sentezine İslami değerlerle birlikte tasavvuf da kök salıyordu. Bir alternatif iman gibi, geleneksel inançlara karşı bir direniş cephesi gibi tarikatler doğdu, gelişti, yayıldı. Resmî dine karşı ayaklanan yeni hareketler yaşandı. Gazi rûhu ile Sufi maneviyatı yanyana… Fütühat ile fütüvvet… Ahilerle Baciyan-ı Rûm’un çalışma erdemleri… Medreselerle tekkeler arasında gerilim… Anadolu, o çağda çatışmalardan taze bir senteze yöneliyordu.

Anadolu “Aydınlanma”sında, “Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır… Gönül ekersen gönül biçersin…Düşmanının bile insan olduğunu unutma… İncinsen de incitme…Alnı açık ve cesur dolaşmak için, herşeyden önce adaletli ol…” gibi öğütler veren Hacı Bektaş Veli de vardı, “Ne düşünürsen savaşa dair, ben ondan uzağım, çok çok uzaklardayım / Ne düşünürsen aşka dair, ben işte oyum, yalnızca oyum, tümden oyum ben…Tüm camilerde, tapınaklarda, kiliselerde tek bir kutsal yer görürüm ben… Kadın bir yaratık değil, bir yaratıcıdır…Aşkın kendi dini var…Silâhlarla cahillik bir araya gelince dünyayı zulümle yakıp yıkan firavunlar ortaya çıkar…” diyen Mevlâna Celâleddin Rumi de… Ve nefis bir halk hümanizması ile “Yaratılmışı severiz / Yaratandan ötürü…Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil… Hakkı gerçek sevenlere / Cümle âlem kardeş gelir” sözleriyle gönüllere taht kurup nesillere sevgi yayan Yunus Emre de egemendi.

O manevi iklimde güleryüzlü bir mizah ve hiciv de serpilip gelişti. 13üncü Yüzyıl, çağlara gülücükler ve kahkahalar armağan eden Nasreddin Hoca’nın da mucizesini de yaşadı.

Türklüğün 1500 yılı aşkın kültür tarihinde, 13üncü Yüzyıl mucizesine benzer yaratıcı, yöneltici, yüceltici bir dönem az bulunur.

Ve o yüzyıl kapanırken, Osmanlıların kurduğu yeni Türk Devleti, güçlü bir kadere yöneltiyordu. Her büyük devlet, her İmparatorluk, hem savaşçı, hem de yaratıcı bir serüven yaşar. Osmanlı da öyle oldu. Yeni devletin ilk yirmi yılında Yunus’un ülküleri ve ilâhileri Anadolu’da yankılanıyordu herhalde. Sonraki yüzyıllarda, 21inci Yüzyılın başlarında da, hem Türkiye, hem başka birçok ülkeler, bu halk ozanının sesini yalnızca tertemiz Türkçesiyle değil, birçok dillerdeki - - Almanca, Fransızca, İngilizce, Rusça, İtalyanca v.b. - - çevirilerle dinledi.

UNESCO - - Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu - - 1991’i, doğumunun 750inci yıldönümü dolayısıyla, “Uluslararası Yunus Emre Yılı” ilân etmişti. Düzinelerle ülkede, bu arada Almanya’nın birçok kentlerinde, konferanslar, sergiler, seminerler, şiir programları sunuldu, yayınlar yapıldı.

Yunus Emre, Anadolu’nun öz sesidir, gür sesidir. Türkiye’nin kırsal kesimi, ozanını öyle bağrına basmıştır ki 13 değişik köy ve kasaba, Yunus’un gömüldüğü yer olduğunu öne sürmektedir. 1957’de Eskişehir’in Sarıköyünde Yunus Emre anıtı açılacağı vakit civardan 30 bin kişi kopup gelmişti törene, arabalarla, kamyonlarla, kağnılarla, otobüslerle, yaya. Resmî görevlilerin konuşmalarını yarım bıraktırdı bu halk. 30 bin kişi, hep bir ağızdan, Yunus’un ünlü bir ilâhisini söyledi orada:

Şol cennetin ırmakları
Akar Allah deyu deyu
Çıkmış İslam bülbülleri
Öter Allah deyu deyu.

Yunus Emre’nin köklü inancı “hümanizma” idi: Bu, kadın erkek herkesi Tanrıyla, doğayla, toplumla ilişkilerinde yücelten bir ülküdür. Türk şiirinin ilk hümanisti, sayısı üç yüzü aşkın şiirlerde, insan yaşamının yüksek değerini savunmuştur: Ona göre, Tanrı varlığı, bir gözgü, yani aynadır; bakan, o aynada kendi yüzünü görür. İmanı dar bir açıdan yorumlayanlara, Tanrı’yı insan gönlü içinde aramak gerektiğini, çünkü Tanrı ile insan arasında bir ayrım olmadığını söylemiştir.

Yunus, ecelin sevenlere el sürmeyeceğini söylemiştir. Ve aşk, manevi mükemmelliğin özüdür: “Aşk gelicek cümle eksikler biter.”

Yaşamı konusunda pek az bilgimiz var. Anadolu’nun dört bucağına giderek halkı şiirleriyle, ilâhileriyle büyülediğini biliyoruz. Gerçi bazı mısralarında, okumamış, ümmî olduğunu söylüyor ama, İslam felsefesini ve tasavvufun manevi kültürünü mükemmel bildiği, Farsça ve Arapça terimleri doğru ve güzel kullandığı görülüyor.. En sevilen şiirleri, duru ve kolay anlaşılan Türkçesinin güçlü örnekleri arasındadır. Çoğu bugün, yazıldıklarından yüzyıllarca sonra bile, dipdiri…

Yunus’un hoşgörülü mistik düşüncesinde, Tanrıyla insanın özdeşliği ve dinlerin birliği, dayanışması, kaynaşması gibi kavramlar ağır basar:

Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım mevlâm seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım mevlâm seni

Gökyüzünde İsa ile
Tur dağında Musa ile
Elimdeki âsa ile
Çağırayım mevlâm seni.


Yunus’un manevi ikliminde, hiçbir din, başka dinlerle çatışmaz, aykırılık yoktur; gerçek aşk, bütün inançlar birleşince doğar.

Uluslar ve dinler arasında uçurum ve uyuşmazlık tanımayan mistik sevgi, uzlaşmanın ve barışıklığın üzerinde durur. Yunus, kendisine karşı gelenlere bile, iyi dilekler sunmuştur:

Her kim bana ağyar ise
Hak Tanrı yâr olsun ona
Her kancaru varır ise
Bağ u bahar olsun ona.
Bana ağu sunan kişi
Şehd ü şeker olsun aşı.








Türkçenin en özlü erdem sözlerinden biri Yunus’undur:

Dövene elsiz gerek
Sövene dilsiz gerek


750 yıl önce doğan büyük ozanımız, denebilir ki, İslâm edebiyatı tarihindeki en önemli halk ozanıdır. Yunus, barışa ve uluslar arasında âhenge kendini adamış bir mistik düşüncenin gür sesiydi, bugün de öyle… Sanatla yüksek ahlâktan benzeri az bulunur bir bileşim yaratmış, insan ruhunun asil duygularını baştacı etmişti. Ona göre, insan neyi severse gerçek imanı odur. Yunus, tüm insanlığa kucak açmıştı: “Dünya benim rızkımdır / Halkı benim halkımdır.” Yaşadığı çağda, birçokları yeryüzünde insan varlığının değersiz olduğu görüşünü öne sürüyordu, ama bizim insancıl şairimiz dünyayı eşsiz güzelliklerininin hepsiyle bağrına basıyordu:

Bu dünya bir gelindir yeşil kızıl
donanmış
İnsan böyle geline bakar bakar
doyamaz


Coşkulu şiirlerinin birinde “Severim ben seni candan içeri” diyen Yunus Emre, bütün insanlara gösterdiği iyi niyetle, dinler ve uluslar arasında barış ve dayanışma uğrundaki çağrılarıyla da her zaman anılacaktır:

Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu âlem birdir bize


Yunus Emre, İslâmiyetin öz değerlerine, dürüst yaşayışa ve güzel ahlâka dönüşün ozanıdır. Yürek temiz değilse hacca gitmek neye yarar:

Yunus Emre der: Hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir.


Tanrıya giden bir yol, insanın kendi yüreğidir Yunus’a göre:

Ararsan Mevlâyı kalbinde ara
Kudüste Mekkede Hac’da değildir


Gerçek müminin imama, hocaya, aracıya ihtiyacı yoktur:

Aşk imamdır bize, gönül cemaat


Kupkuru şeriatın, gerçeklere uymadıkça, beyhude olduğunu da dobra dobra belirtmiştir Yunus Emre…



Mistik rûhun en büyük özlemi, aşk duyduğu sevgiliyedir. Bu sevgili Tanrı da olabilir, insan da. Yunus Emre, o özlemi Türkçenin en güçlü şiirlerinden birinde dile getirmiştir.

Aşkın aldı benden beni,
Bana seni gerek seni;
Ben yanarım dün ü günü,
Bana seni gerek seni.

Ne varlığa sevinirim,
Ne yokluğa yerinirim,
Aşkın ile avunurum,
Bana seni gerek seni.

Aşkın âşıklar öldürür,
Aşk denizine daldırır,
Tecelliyle doldurur,
Bana seni gerek seni.

Aşkın şarabından içem,
Mecnun olup dağa düşem,
Sensin dün ü gün endişem,
Bana seni gerek seni.

Sufilere sohbet gerek,
Ahilere ahret gerek,
Mecnunlara Leylî gerek,
Bana seni gerek seni.



Ve kavuşmak, en yüce mutluluktur. O mutluluğa herşey feda olsun, can feda olsun:

Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun;
Assı ziyandan geçtim, dükkânım yağma olsun.

Ben benliğimden geçtim, gözüm hicabın açtım;
Dost vaslına eriştim, gümanım yağma olsun.

İkilikten usandım, birlik hânına kandım;
Derdi şarabın içtim, dermanım yağma olsun.

Varlık çün sefer kıldı, dost andan bize geldi;
Viran gönül nur doldu, cihanım yağma olsun.

Geçtim bitmez sağınçtan, usandım yaz u kıştan;
Bostanlar başın buldum, bostanım yağma olsun.

Yunus ne hoş demişsin, bal u şeker yemişsin;
Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun.



Ama, Sufi’nin en güçlü çağrısı sevgiye, âhenge, anlayışa, dayanışmaya ve barışadır. Yedi yüzyıldan uzun bir süre önce, Anadolu’nun gür ve lirik sesi Yunus Emre, insanlığı aşka çağırıyordu:

Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz






© Mart 2006, IşıkBinyılı

© IŞIK BİNYILI e-dergisi; The Light Millennium bunyesinde kamu yararına ve kamu tarafından desteklenen yayıncılık ilkesiyle, 17 Temmuz 2001 tarihinde, Bircan Unver tarafindan, New York'ta kurulmuştur. Vergiden muafiyet statusune (501, (c) (3) ise 17 Temmuz 2001 tarihinden gecerli olmak uzere hak kazanmıştır. Bu sitenin içeriği kurucularinin izni olmaksızın kopyalanamaz. Sitenin tum icerigi "The Light Millennium"a aittir. Uluslarası telif hakları kanunlarıyla korunmaktadır ve her hakkı saklıdır."
Genel Yayin Yonetmeni: Bircan Unver
The Light Millennium'un Ingilizce sitesinin cizgisinde; Tasarlayan ve Geliştiren Bali & Bali Works

Bali & Bali Works