yelinTable 'lightmil_pelin.issues' doesn't exist Işık Binyılı | Sayı No:
   

Yazı

Cüzdan

m. Çevik ARIKAN

2006 Yılında Türk Edebiyatına ilk Nobel Ödülünü kazandıran Orhan Pamuk’a tesekkürlerimle...
Haberi aldığında ilk, kızı Rüya’yı aramış. Ne güzel!

Bütün yaşadıklarının tek kanıtı gibi duruyordu elinde cüzdan. Ne kadar da küçükmüş dedi içinden. Cüzdanın siyah rengine, ruganın parlaklığına ve kayganlığına kaptırdı kendini. Dikdörtgen şeklindeki bu ufak el çantası ona öyle çok şey hatırlatıyordu ki... Köşeleri eskimişti. Açmaya çekiniyordu. İçine hiçbir zaman çok şey sığdıramamışlardı. Para cüzdanı desen değildi. Hem olsa da paraları hiçbir cüzdanı dolduracak kadar olmamıştı. Paranın ne önemi var? Küçük bir cüzdanı alamadıktan sonra! İnsan ne ister şu kısacık hayatta? Hayaller kurabilmek ve onları gerçekleştirmek mi? Bir cüzdan mı, bir cüzdana sığıveren ömür boyu hikayeler mi? İnsan koca bir ömrü hiç bir cüzdana sığdırabilir mi? Ömür dediğin nedir ki? Para gibi hem var, hem yok; bir bakmışsın, harcayıvermişsin. İşte o yüzden cüzdanın kapağını açamıyordu. Sanki içinde zaten olmayan paralar gibi yaşanmış bir ömür de belki yoktu. Ya da açıverince kaçıp gidecek gibi...

Halbuki hatırlıyordu, cüzdanın içi yeşil tafta bir kumaş ile kaplıydı, küçük bir aynası ve kapağının içinde resimler koymak için mavimsi naylon bir cebi vardı. Orada birbirinden güzel yüzlerin resimleri dururdu. Hepsi de genç, hepsi de güler yüzlü, hepsi de umutlu. O küçük mavimsi naylon pencereden onlara bakarlardı, onlar da o güzel yüzlere...Bazen hasretle, bazen dikkatle ama en çok sevgiyle. İnsan sevdiklerine bakmaya doyamıyor işte. Halbuki o güler yüzler de umutlar da cüzdanın parası gibi ne kadar azdı ve nasıl da tükeniyorlardı. O zamanlar bunları hiçbirisi bilmiyordu. Herkes onu kolunun altına aldığı gibi dışarı çıkıyordu evden. Ellerinde siyah rugan derinin yumuşacık kayganlığı, kendilerine olan güvensizliklerini bu küçük cüzdanın içine saklayarak kimbilir nerelere gitmişlerdi. Artık hatırlamak o kadar zor ki.

Cüzdan ile ilgili hikayeyi ilk öğrendiğinde yazmayı çok istemişti. Kızkardeşi kısacık ama sıcacık elektronik mektuplarından birisinin içinde bir yerlere sıkıştırıvermişti o kocaman hikayeyi. Hikayenin kendisi aslında kısacıktı ama onu böylesine kocaman yapan...Onu o kadar kocaman yapan... bir sesti belki de. Şarkılar söyleyen...Artık şarkılar söyleyen...Artık hep şarkılar söyleyen bir ses. “Bir bir geçiyor sevgililer gözleri yaşlı, son hatıra kalbimde o hançer gibi kaşlı, yıllar geçiyor kapkara bir ufka telaşlı*” derken artık gözlerinden yaş akmayacak kadar ağlamış, artık telaşlanmayacak kadar yaşamış, ama hala o hançer kaşlısını anan, o hançeri hala tam kalbinin üzerinde taşıyan, hançer derken dinleyenlere hançerin saplandığı yeri hatırlatan. Öyle içten öyle derindendi ki ses. Çok uzaktan gelse dahi dalga dalga büyüyordu. Kocaman bir okyanus oluyor odadan içeri doluveriyor, alıp insanı içinde bir zerre gibi yok ediyordu. Hasretti bu okyanusun adı.

Cüzdanın hikayesini yazmayı neden bu kadar çok istemişti? Hatırlamıyordu. Ne vardı ki yazacak kadar önemli olan? Herkesin hikayeleri kadardı işte. Herkesin bildiği cinstendi. Yazmasa da olurdu. Ama yazması gerektiğini sanmıştı. Yaşadıklarının bir kanıtı olarak belkide. Şimdi elinde tuttuğu cüzdan gibi. Hikayeyi yazmaya başladığında cüzdan elinde değildi. Cüzdan aklının gizli köşelerinden bir mektup sayesinde çıkagelmiş, birde içinde bir hikaye getirmişti. Hikayenin aslı nasıldı acaba? Hikayenin aslını gerçek kahramanları bile bilemez olmuşlardı oysa. Belki de hikayenin aslını bulurum diye yazmaya koyulmuştu. Cüzdanın yaşından da eskiydi hikaye, eskimişti artık hikayenin kahramanları.

Bir zamanlar, cüzdandan da önce Konya’da çok güzel bir kadın varmış. Adı Makbule! Bahri onu daha ilk gördüğünde tutulmuş. “Ama dört yaşında bir kızı var” demişti seyisliğini yaptığı haranın müdürü. “Abisini tanırım, çok iyi adamdır, artık benim de kayınbiraderim oluyor. İstersen seni Makbule ile...” “Olsun!” demişti Bahri içinden “Olsun, bir de kızı olsun!” “Talihinden gülememiş, bu güzel yüzü isterse ben güldürebilir miyim? Ona eş, kızına baba olmayı nasib et Allah’ım.” İşte dileği olmuş, o güzel Makbule’yi eş kızını da evlat edinmişti. Kolay mıydı bir yetimi sevindirmek, Makbule’nin güzel yüzünü güldürebilmek? Hayat! Ama Makbule biliyormuş, Bahri’den değilmiş zorluk. Hayatın kendisi zormuş. Bir cüzdan, bir kaç kuruşmuş bütün mesele ama ne cüzdan doluyor ne istekler bitiyormuş. Yaşam sürüp gidiyormuş. Bahri kendi kızı gibi sevmişmiş Güner’i.

Geçen günleri böyle çabucak yazıvermek ne kadar kolay! Dedim ya herkesin bildiği bir hikaye işte. Hep aynı sözler. Niye yazmak istiyorum ille de? Bu hikaye aslında nasıl yaşandı? Yaşamak mümkün mü aynısını yeniden bir başka perdede? Perde mi? Perde nerede? Yoksa sahne mi? Yok yok burası dünya değil miydi, hani şu artık aslı kaybolmuş olan, aranıp da bir türlü bulunamayan... Ya da yaşananlar bir köyde, bir şehirde veya bir evde geçmiyor muydu? Önce haradaki ahırın üzerindeki iki odalı ev, sonra Mevlana Çarşısı’na yakın şehirdeki ev, en son Kale Sokak’daki ev, sokak lambasının ışığında karın lapa lapa yağdığı günler, gök gürültülü sağanak bahar yağmurları, sıcak yazlar, karpuzlar, kirazlar, etli fasulyeler, her yemekten sonra yakılan sigaralar, akrabalar, arkadaşlar, konu komşular, bir türlü yetmeyen maaş! Siyah rugan derili cüzdan ise hikayenin bu kısmında neredeydi Allah bilir.

Harada o ahırın üzerindeki iki odalı evde Güner’in Bahrinin boynuna baba diye ilk sarıldığı an Bahri’nin boynundan hiç inmedi. Küçücük bir kız çocuğuna sımsıkı sarılıp onu koklamak, onun incecik sokulgan ama aynı zamanda da ürkek haline alışıvermek, onu göklere kaldırıp hoplatmak ve kahkahalara boğmak, onun top top altın toplardan, dünyadaki herşeyden daha kıymetli olduğunu düşünmek her üvey babaya nasib olmaz. Öz baba bile olsa insan, bunu çok azı bilir. Bir çocuğun ihtiyacı sadece başını oksayan bir eldir aslında. Bahri öz evladından bile daha çok sevebildiği Güner’inin bir dediğini iki etmemişti. Onun sayesinde yaşamıştı babalık duygularını. Baba olmak çok önemli bir iştir. Her işten daha önemli, her işten daha zor! Hele kız babası olmak, hele bu devirde? Hangi devirde kolaydı ki kız babası olmak? Kızın varmı derdin var. Kızını dövmeyen dizini döver. Kızının başını boş bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya. Daha bir sürü söz söylenirdi kız evlat için ama O, en çok “kız olsun da çamurdan olsun!” derdi. Hayatın bütün zahmetlerinin iyi bir nedeniydi kızı. Onun için bütün çektiği sıkıntılara değerdi. Yeter ki o mutlu olsun! Her gün gittiği işi, yolların kalabalığı, arabaların dumanı, gürültüsü, pazar yerlerinin pisliği, mezbahada kesilmeyi bekleyen onlarca koyun, kanların akışı, derilerin yüzülüşü, etlerin her günkü gibi kuralına uygun kesilişi, sıra sıra çıplak koyunlar! Her koyun gerçekten de kendi bacağından asılırmış! Artan parçalar, barsak içleri, burnu yakan kokular, hepsi hepsi bu amaç uğruna çekilirdi işte! Kızının mutlu olmasını ister bir baba. Bunun için herşeye değer. Akşam eve eli boş gitmeyeyim. Makbule’ye ve Güner’e ne alsam ne alsam...Gelincik sigarasından derin bir nefes çekerdi arada...Makbule ona kendi köylüsü Ilgın’lı Gürcü kızlarından kat kat iyi bir eş olmuştu olmuştu olmasına ya, parasızlık nasıl da belini bükerdi güzelinin. Nelere heveslenip nasıl da elleri boş beklerlerdi. Bir gün onların da yetecek paraları daha çok almaya, hayaller kurup onları gerçekleştirmeye. Onların yetmese kızlarının, torunlarının yeterdi belki de. Şarkılar** demez mi üç gün mutlu olduysak üç ömürlük ağladık diye...Belki onlar ağlayan ömürlerdendi. Arkadan gelenler güleceklerdi belki. Hayaller kurup onları gerçekleştirmek için neden hep para bir engel? Engel mi? Hikaye demez mi para bulsan cüzdan yok, cüzdan bulsan para yok. İki iyilik bir arada olmazmış! Doğru mu bu?

Artık Makbule’yi ilk gördüğü yaştaydı Güner, hızla değişen bir dünyada, ondokuz yaşında! İnsanın herşeyi bildiğini sandığı o en deli yaşlardan. Güner, Makbule’nin annesi Emine Nene’sinin bir tanesi. Emine, Zonguldaktaki oğlunu görmeye gidiyor. Ankara’da da Güner’in daha askeri okulda okuyan yavuklusu var. Anneanne-torun Konya’dan yola çıkarıyorlar beraber. Ankara üzerinden geçerken Güner özbabası tarafından akrabaların evine bırakılıyor, Emine yoluna devam ediyor; sanki Amerika’ya gidiyormuş gibi heyecanlı belki de o yıllar için. Mevsimlerden yaz. Herhalde yazdı. Hayal etmesi hiç kolay değil. Aslı nasıldı hikayenin? Hikayenin kahramanları bile kalmadı oysa. Yaza yaza aslına varılır mı hikayenin? Kolay mı Ankara gibi pırıl pırıl çağında büyüyen bir başkentin ikinci kuşak evlatlarından olmak? Ulus Meydanı vardı, Güven Park’ları vardı, Gençlik Park’ları vardı, Kızılay bütün coşkusuyla karşılardı taşradan gelenleri, zengin olmak isterdi herkes. Çarşılar dolusu eşya! Al al sonu yok ama insan istiyor işte. Hele ondokuzunda bir genç kız ise alışverişe götürülen. Hiç bilinmez gönlü neye akar? Canı ne ister? Ne hayaller kurar? İyi ki insan ondokuz yaşına gelir. Yoksa hayaller ne zaman kurulabilir? O da sevdiğinin hayali peşinde, akraba ev sahipleri Hayrünisa ve Fahrünisa kardeşlerle birlikte; dolaştılar şehri, o dükkan senin bu dükkan benim. Akraba hanımlar orta yaşlı, babadan beri cüzdanları dolu, tutumlular. Yine de ellerine doğmuş Günü’ye birşeyler almak, yetimi sevindirmek istiyorlar. Düğün yakın, kalıcı bir hediye alalım ama onun da istediği birşey olsun! Güzelim hayallerin perisi ne ister? Canı ne çeker? Yakında evlenecek, yakışıklı nişanlısına kavuşacak, evinin kadını olacak, ama daha da güzeli, dans edecekler, dans edecekler, dans edecekler! O güzel elbiseler, ayakkabılar giyecek, eline güzel çantalar alacak, şöyle canları ne isterse yaşayacaklar beraber. Beraber! Onun güzel karısı olmak! Hayır tam bu da değil. Güzel bir kadın olmak ve bunu hissetmek! İşte asıl hayal edilen bu olmalı.

Hikayenin aslı nasıldı acaba? Nereden bilebilir ki insan. Nedir ki hikaye yazılırken aslına ulaşılan? Yaz çiceklerinin, hanımellerinin, ıhlamurların güzel koksuydu ona hayallerinde eşlik eden. Yakışıklı nişanlısının bir asker olduğu, onun gerekirse savaşmayı meslek edindiği değildi dert ettiği. Onun peşinden nereye giderse gideceği, her gittikleri yerde hayata yeniden başlayacakları, hep hasret hep özlem çekecekleri değildi dert ettiği. Beraber olacaklardı. Bir an önce, bir an önce bir geliverseydi o zamanlar...Şu bir yıl nasıl da zor geçmişti. Bir yıl daha vardı. Ah diye tam içini çekerken dükkanlardan birisinin önünde görüverdi cüzdanı, simsiyah parlak rugan çantanın dikdörtgen şeklini. Ne çok büyük, ne de çok küçüktü. Çok değişik görünüyordu. Sapsız, tam kolun altına alınabilecek cinsten küçük bir cüzdandı. Hayrinüsa ve Fahrinüsa ona daha uygun başka eşyalara baka dursunlar o daldı dükkandan içeriye ve tezgahtar kızın “İstediğiniz şu portföy mü?” dediği cüzdanı eline aldı. İçini açtı. Ah ne güzel içi de yeşilmiş hem de aynalı! Bak kapağında da resim koymak için mavimsi naylon bir cebi de var. Hemen Oğuz’un en son gönderdiği resmi koyarım. Her kıyafetimle kullanabilirim. Hiç böyle bir cüzdanım olmamıştı. Zaten bu cüzdan para koymak için değil ki...Bir mendil, belki rujum...işte dansa giderken ne lazımsa! Nasıl da yumuşacık ve kaygan derisi. “Kaça? Teşekkür ederim ben biraz düşüneyim” dediydi. Dediydi ama cüzdanın fiyatı elini yakmıştı. Babacığı yola çıkarlarken, Makbule’nin: “Ne yapacak parayı, gittiği yerde harcatmazlar zaten” diye tutturması yüzünden eline harçlık verememişti. Emine Nene’nin de elinde fazla parası yok. Onun yol parası kendisine ancak yeter. Şimdi Hayrinüsa ve Fahrinüsa Ablalarına söylese bu cüzdana para vermeye kıyamazlar, değer vermezlerdi. Onlar daha pahalı olsun, daha kalıcı olsun, hayat boyu unutulmasın diye diye ince eleyip sık dokuyarak birşeyler alacaklardı küçük Günü’lerine. Şimdi onlara ben bu cüzdanı çok beğendim, bana başka birşey almasanız da olur ama ne olur bu siyah rugan deri cüzdanı alın, hep sizi hatırlayayım dese; mümkün değil, onları ikna edemezdi. Onların paraya da eşyaya da verdikleri kıymet, Güner’in gençlik hevesinden daha fazlaydı.

İnsanın heveslerini içine gömüp sessizce hayallerinden uzaklaşması ne zordur. İçi nasılda burkulur insanın çaresiz kalınca. Görüp de isteyince, isteyip de elde edemeyince, vazgeçince bütün heveslerden ne yapar insan? Belki dua eder, belki de başka hayallere dalar, unutmaya çalışır. Rüyalarında görür siyah rugan çantayı, onu alan başka kadınların nasıl da şanslı ve mutlu olduklarını düşünür. Benim olsaydı ona şöyle bir elbise uydururdum, böyle bir ayakkabı gerekirdi diye engelleyemez belki hala aklına gelenleri...Hele bir de ondokuz yaşında, çiçeği burnunda ise insan! Ama onun bu halini kim düşünür?

Ertesi gün bir mektup gelmişti Güner’e Konya’dan. Bahri babası özel olarak ona yollamıştı. Aslı nasıldı acaba hikayenin hayal etmesi öyle zor ki...Ama Bahri vezneye gitmiş, Ankara yolcularına yetiştiremediği maaşını o gün almış ve birazını zarfa koyarak kızına yetecek kadar diye düşünüp ona postalamıştı. İçine sinmemişti demekki. “Yetimimin eline harçlık veremediydim giderlerken” dediydi veznedeki arkadaşına, bir nefesde “Gelincik” sigarasından çekerek. Zarf Hayrinüsa ve Fahrinisa’ların evine geldiğinde herkes çok şaşırmıştı. Bahrinin bu kadar iyi bir baba olmasına kimsenin aklı ermiyordu, hayret ediyorlardı. Ama işin aslı buydu işte. Bir insan nasıl sevilir, hele incecik kollarıyla babacığım diyen bir yetim nasıl sevindirilir? Herkesin kolay kolay bilemeyeceği bu işte. Sevinçten adeta göklere uçmuştu Güner! Para tam da cüzdanı alabileceği kadardı. Ah hemen gitseler de alsalar o güzelim cüzdanı. Ya satıldıysa, ya ellerinde başkası yoksa? O gün yeniden Ulus Meydanı’nda Atatürk Heykelinin etrafındaki gezmelik dükkanlara gidildi, Güner bir ara hevesini saklayarak güzelim siyah rugan deri çantayı aldı, Hayrinisa ve Fahrinisa gelinlik bir genç kıza yakışan, en pahalı yünlü kumaştan iki buçuk metre elbiselik aldılar. Güner’in ilk yaptığı iş cüzdanına nişanlısının resimlerini koymak oldu. Cüzdandan artmadığı için parası kalmamıştı. Ama bu cüzdanı alabilmenin sevinci, yine “Siyah rugan portföyü mü istiyorsunuz?” demişti tezgahtar kız; ellerinde tutabildiğini hissetmenin verdiği duygu unutulmazdı. Belki de gençlik! Unutulmadı. İşte hikaye belki de bu yüzden yazıldı.

Belki de hikaye aslında bu değildi. Ama o çok yazmak istemişti. Bu hikayede ne bulacağını bilmeden yazmak istemişti. Hikayenin sonunda şöyle demeliyim diye de düşünüyordu: “Bu hikayede adı geçen kişiler tamamen hayal kahramanları olup yaşayan kişilerle hiçbir benzerlikleri bulunmamaktadır. Olası benzerlikler tamamen rastlantıdan ibarettir!” gibisinden. Hepsi hayal ürünü hepsi! Hayal etmesi ise öyle zor ki...Güner’in bir cüzdana sığıveren hayalleri vardı hikayede. Cüzdan daha sonra başka hayallerle doldu. Bahri Dede oldu ve iki küçük kız çocuğuna daha kollarını açtı. Ne tatlı bir dedeydi ama! Her çocuk ona küçücük ellerini güvenerek uzatabilirdi. O hayatın kalınlaştırdığı , çizgileri derinleşmiş, derisi sertleşmiş kocaman elin içinde küçücük eller kaybolurdu. Ulu bir ceviz ağacının gövdesine dokunur gibi tutunurdu eller Bahri Dedelerine. Yine yaşlı bir çınar ağacına tırmanır gibi çıkılırdı zar zor Bahri dedenin omuzlarına. Azalmış ve hepsi de beyazlaşmış saçlar uçları diken gibi keskin plastik cep tarakları ile saatlerce taranırdı da gık demezdi Bahri Dede. O uzun yaz sıcaklarında Pazar günleri onun eli tutulur, saatlerce çocuk parkında koşturulur, her defasında yoldan ya külahlı dondurma, ya kıpkırmızı horoz şekeri, ya da bulutlar kadar uçucu, bulutlar kadar pembe, bir sopanın ucunda dolanmış pamuk şekerleri alınırdı. Bahri Dedeleri torunlarına her sabah kahvaltıda ekmek içine lokma lokma dürülmüş siyah zeytinler yedirir, onları da top top altın toplar diye severdi, severdi severdi. Böyle bir dede nasıl unutulur? Nasıl unutulur da hayal edilemez bile olur? Cebinde sadece beş kuruş parası olsa insan sevmek, çocuk sevindirmek nasıldır bilen kaç dede tanır ki insan? Keşke herkesin bir tane olsa! Ve unutulmasa.

Siyah rugan derili cüzdan, satıcı kızın değişi ile siyah rugan portföy uzun yıllar Güner ile kızları tarafından kullanıldılar. Önceleri annelerinin elinden düşmeyen bu güzelim yumuşak derili, içinde resimlerin ve bir de aynanın olduğu el çantası büyüklerin arasında oyun oynayamadıklarında, sıkıldıklarında, yorulup bir köşeye oturduklarında karıştırılacak, şeker veya damla sakızı bulunacak bir define sandığı oldu. Resimlerden çok aynasına bakıldı, bu yüzden kaç kere azarlar işitildi. Annelerin çantaları oyuncak değil! Yıllar sonra kızlar da Makbule’nin Bahri ile karşılaştıkları yaşa geldilerdi. O zamanlar kah büyük kız Kara Gül, kah küçük kız Sarı Gül giyinir kuşanır, sıra bir el çantasına gelirdi. İşte o zaman kimin eline ilk geçerse cüzdan o gün onun elinde kalırdı. Tepe tepe kullanıldı cüzdan, sevgiyle. Bazen anneleri ikisine de vermez hala kullanmaya doyamazdı. Onun üzerine daha ne çantalar, satıcı kızın değişi ile ne portföyler alındı, eskidi, bir çoğu atıldı gitti. O cüzdan atılamadı.

Her defasında bir yerden bir yere taşınan Güner hatıralarından kurtulur gibi, eşyaları yok eder olmuştu. Ama her nedense bu çanta bir türlü atılmamıştı. Kendisi bile bu çantayı atamadığının farkına varamamıştı. Ta o gün hiç ummadığı bir yerde onu buluncaya kadar. Solo bir şarkı da söyleyeceği Celal Abacı’nın yönetiminde yürekleri kaynayan bir gönüllüler korosunun Haziran konserine hazırlanıyor, giyecek bir şeyler arıyordu. Bu yılki konser için zor şarkılar seçilmişti. Ona hiçbirisi zor gelmiyor, hiç durmadan evde de şarkıları söyleyemeden edemiyordu. Komşular şikayet edecekler artık diyordu eve gelen yakınlarına ama onlara bile şarkılar mırıldanıyordu. Kendisi bile bu durumuna bir mana veremiyordu. Yaşadıkları mıydı onu bu şarkılara düşkün yapan? Yaşayamadıkları mı? Bir bir geçiyor sevgililer gözleri yaşlı derken kimi hatırlıyordu en çok? Bahri babasını mı, annesini mi, şimdi kıtalar boyu uzaklarda büyüyen ve artık ondokuz yaşına basmış altın top çamurdan torununu mu, ve hep Oğuzu, Oğuzu, Oğuzunu mu... Ona nini gibi gelen şarkılarla birlikte, yalnızlığını silip götürüveren bu sevgililerin düşleriydi belki. Hepsinden kurtulunamıyordu hatıraların işte! Tıpkı şarkıdaki gibi son hatıralar vardı. Hançer gibi hançer gibi saplı! Yıllar ne de telaşlı gelip geçmişti aynı şarkıdaki gibi...Ufuk kapkaranlık! Nasıl çıkabilir insan bu kapkara ufka gidilen yoldan? Cüzdan! İşte cüzdan eline geçiverdi ve onu yılların gerisine attı. Nasıl da tazeymiş anılar. Nasıl da güzelmiş yaşananlar aslında. Nasılda sevinmişti o cüzdanı aldığında. Nasılda sevindi şimdi onu yıllar sonra bulduğunda. “A meğer atmamışım bu cüzdanı!” dediydi içinden hayretle ve hasretle içini karıştırırken, birşeyleri arar gibi bakarken içine cüzdanın. Hayrinüsa ve Fahrinüsa’nın aldıkları o çok pahalı yünlü kumaştan kendisine bir elbise dikmişti ama evlendiği yıl ilk kızına hamile kaldığı için iki kere bile giyememiş, bir daha da aynı kiloya gelemediği için daha elbise yepyeniyken vermişti birilerine...Ne o elbiseyi giydiği için sevinmiş ne de gidince üzülmüştü. Unutmuştu bile! Parası, kumaşının pahalılığı değildi ki elbiseyi sevdiren ve unutulmaz yapan. Halbuki unutulmaz, kalıcı bir hediye olsun diye ne çok düşünülmüştü. Hayal edilmeyenin içini dolduramıyor insan, ama bir cüzdan içi para ile dolmasa da ne çok hikaye ile hayallerle doluveriyor.

Elinde tuttuğu cüzdanı okşadı, ruganında kalan ter lekelerini temizledi, yanağına dayadı. Eşyanın ne kıymeti var? Cüzdanın hikayesini yazmayı neden bu kadar çok istediğini hala bilmiyordu. Onu yazdığı sırada cüzdan çok uzaklardaydı. Öylesine unuttuğu bir nesneydi ki...Böylesine unutulmuş bir eşyanın ardından bunca kelimeyi neden yazmıştı, ne anlatmaya çalışmıştı? Niye istemişti yazmayı? Niye merak etmişti nasıldı acaba hikayenin aslı diye? Kim bilebilir ki hikayenin aslını, nasıl yaşanır ki yaşananlar tekrar? Hatırlamak kolay mı? Ya hayal etmesi? Bir cüzdana sığar mı yaşananlar? Hem diyelim ki hatırladıkları doğruydu, hayalleri gerçek! Kim inanır bir cüzdanın hikayesine, kim okur, ne söyler bir başkasının hikayesi için. Hepsi aynı değil mi hikayelerin, bütün yazılanların. Yaza yaza varılır mı aslına? Aslolan ne? Bu cüzdanın tek sahibi vardı güzelim hayatı gibi o da Güner! Ve onu çok seven bir de babası vardı. Adı Bahri Bostan.

*Şükrü Tunar’ın “Bir Bir Geçiyor Sevgililer” isimli şarkısı
** Sezen Aksu’nun “Kahpe Kader” isimli şarkısı

m. Çevik Arıkan
25 Ekim 2006

© Mart 2007, IşıkBinyılı

   Yazarın Diğer Yazıları
© IŞIK BİNYILI e-dergisi; The Light Millennium bunyesinde kamu yararına ve kamu tarafından desteklenen yayıncılık ilkesiyle, 17 Temmuz 2001 tarihinde, Bircan Unver tarafindan, New York'ta kurulmuştur. Vergiden muafiyet statusune (501, (c) (3) ise 17 Temmuz 2001 tarihinden gecerli olmak uzere hak kazanmıştır. Bu sitenin içeriği kurucularinin izni olmaksızın kopyalanamaz. Sitenin tum icerigi "The Light Millennium"a aittir. Uluslarası telif hakları kanunlarıyla korunmaktadır ve her hakkı saklıdır."
Genel Yayin Yonetmeni: Bircan Unver
The Light Millennium'un Ingilizce sitesinin cizgisinde; Tasarlayan ve Geliştiren Bali & Bali Works

Bali & Bali Works